29 Mart 2006
Ahmet Ertegün

Efsanevi plak şirketi Atlantic Records'ın Kurucu Başkanı Ahmet Ertegün, aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletlerindeki Türk cemiyetinin de en önde gelen liderlerinden bir tanesi.

İpek Cem: İyi günler bugünkü konuğumuz dünya müzik sektörünün en önde gelen otoritelerinden biri. Hoş geldiniz Sayın Ertegün.

 

Ahmet Ertegün: Çok teşekkür ederim. Davetiniz için çok teşekkür ederim.
TV olarak yaptığınız faaliyetleri buradan da duyuyoruz.
Tebrik ediyorum.

 

İpek Cem: Teşekkürler. Sizinle ilgili araştırma yaptığımda, işin özünde müziğe âşık olan bir insan görüyorum. Ve çocukluğunuzdan başlayarak bu aşkın sizi sürüklediği bir macera var. Zannederim ağabeyiniz dokuz yaşlarında sizi bir Duke Ellington konserine götürmüş ve ondan sonrası devam etmiş.

 

Ahmet Ertegün: Evet, küçükken iki kişi benim rol modelim oldu. Babam ve ağabeyim. Hayatımda en büyük etkisi olan insanlardı. Babam Atatürk'ün hukuk müşaviriydi. 1920'li yıllardan itibaren. Ondan önce de Osmanlı hükümeti döneminde, harp sonunda konferanslarda Türkiye'yi temsil etmişti.

 

İpek Cem: Efendim, sanırım babanız Atatürk daha Mustafa Kemal'ken, ona sultanın bir mesajını iletmiş değil mi?

 

Ahmet Ertegün: Evet. Onu ilettikten sonra Atatürk'e demiş ki "Vazifemi bitirdim isterseniz sizin için çalışmayı tercih ederim." Atatürk de onu yanına almış. Harp esnasında, babam Atatürk'ün çevresindeki grupta lisan bilen tek kişiymiş. O yüzden harp esnasında bazı savaşlardan sonra Atatürk nutuk verdiği zaman babama dönüp "şimdi tercüme et" dermiş. O da elinden geldiğince tercüme edermiş. Babam bütün gençliğini Türkiye'de geçirmiş. Türkiye'de üniversite okumuş. Yalnız uluslararası hukuk üzerinde çalışmıştır. Aynı zamanda felsefe ve siyasetten de mezundu. 1925 senesinde Atatürk babamı, milletler cemiyetine Türk gözlemci olarak gönderdi. Aynı zamanda İsviçre elçisi olarak İsviçre'ye gönderildi. Daha sonra Paris'e, Londra'ya en sonunda da 1934 senesinde Washington'a tayin etmiş. On sene orada büyük elçilik yaptı ve on sene içinde Türkiye ile Amerika arasındaki ilk kuvvetli ilişkileri temin etti. Babam Roosevelt'in de çok yakın arkadaşıydı. Babam öldüğü gece... Babam 1944'de kalp krizinden öldü. Annemi görmeye ilk gelen kişi, Roosevelt'in karısı Eleanor Roosevelt'ti. Sabah saat yedide gelmişti. Çok yakın dostlarımızdı. Babam Türkiye ve Amerika arasındaki ilk güçlü ilişkileri yaratmıştır.

 

İpek Cem: Çok sevilen ve etkin bir büyükelçiymiş, hatta o dönem naaşı Missouri Zırhlısıyla Türkiye'ye gönderilmiş. O dönem bu Amerika ve Türkiye için çok büyük bir olaymış, değil mi?

 

Ahmet Ertegün: Tabii. Çünkü o zamana kadar hiçbir büyükelçiyi, Missouri gibi büyük bir harp gemisiyle göndermemişler. Sanırım bu aynı zamanda Ruslara kuvvetlerini göstermek için bahane olarak kullandılar ama babama gösterdikleri hürmette çok mühimdi.

 

İpek Cem: Rol modeli olarak babanızdan söz ettiniz. Ağabeyinizden de söz etmek istiyorum. Onun sizi müziğe ve özellikle caza yönlendirişinden.

 

Ahmet Ertegün: Ağabeyim çok gençken Fransa'nın yüksek entelektüel hayatına girdi. Andre Breton'un grubunda gençler vardı. Biz Amerika'ya gittikten sonra, ağabeyim Nesuhi, Paris'te Sorbonne'da tahsil gördü. Ve o günlerde Türk entelektüeller arasında Abidin Dino ve Fikret Mualla Paris'te yaşıyorlardı. Onlar ağabeyimin çok yakın dostlarıydı. Ağabeyim sadece müziğe değil, sanat, resim ve heykele de çok meraklıydı. Edebiyat, felsefe ve politikaya da çok meraklıydı. Fransa'nın genç entelektüel hayatını yaşıyordu. 1930'lu senelerde Fransa'da cazı ciddi olarak analiz eden bir grup vardı. Hugues Panassié isminde bir yazar caz hakkında ilk ciddi kitabı yazdı adı "Le Jazz Hot"dı. Bir de meşhur Fransız ressamı Sonia Delaunay'ın oğlu, ilk caz diskografisini hazırladı. Nesuhi de o zamanlarda, Hot Club de France adında bir kulüpteki müzik grupta çalan ve sonra dünyaca ünlü olan Django Reinhardt adında bir gitaristle çok iyi dosttu. O zamanlar biliyorsunuz Amerika'da zencilerle beyazlar ayrı yaşıyorlardı. Ve bazı zenci sanatçılar Fransa'ya kaçmıştı. Coleman Hawkins, Benny Carter, Bill Coleman gibi caz müzisyenleri o zamanlar Paris'teydiler ve Nesuhi onlarla dosttu. Ben de küçükken, ağabeyimin götürdüğü, bir, iki caz grubu dinlemiştim ve duyduğumda inanamadım. Çünkü o zaman yapılan plaklar o müziğin ne kadar güçlü olduğunu ifade edemiyorlardı. O orkestraları canlı izlediğiniz zaman davul ve bas daha kuvvetli oluyordu. O zamanki plaklara bunları fazla alamıyorlardı. Bu müzik bende çok büyük bir heyecan yarattı ve Amerika'ya geldiğimde plak toplayıp, mümkün olduğunca bu orkestraları dinlemeye çalıştım. On üç yaşımdayken Washington'da bir sinema salonu vardı. O zamanlarda bir film oynardı ve filmden sonra sahnede bir revü olurdu. Her zaman bir orkestra olurdu. Canlı müzik olan ve beyazların gittiği bir iki tane sinema salonları vardı. Bir de Howard Theatre vardı. Oraya sadece siyahlar giderdi. Gösteriyi izlemek ben oraya her hafta giderdim. Çok az beyaz gelirdi.

Chick Webb diye Baltimore'lu bir grup vardı. Chick Webb cüce bir davulcuydu. Dehşet kuvvetli bir grubu vardı. Genç bir kız şarkıcısı vardı. Onu çok beğenirdim. Oyuncu girişine gittim ve o kız çıkıncaya kadar bekledim ve ondan imzasını istedim. Bana ilk defa birinin kendisinden imza istediğini söyledi. O kız Ella Fitzgerald'dı. Ben 12-13 yaşındaydım Ella Fitzgerald da 17 yaşındaydı.

 

İpek Cem: O dönemde zannederim anneniz size bir plak kesme makinesi almış ve o sizin için büyük bir nimetmiş.

 

Ahmet Ertegün: Hakikaten öyleydi çünkü bütün gün plak çalardım. Annem nereden buldu, nasıl düşündü bilmiyorum ama doğum günümde bana bir plak makinesi verdi. Mikrofonu vardı. Ve plak kesiyordu. Bizim diğer gramofona bir plak koydum. Cootie Williams diye bir trompetçi vardı. Onun yaptığı bir Western Blues şarkısı. Ama söz yoktu. Enstrümantaldi. Ona söz yazdım. Plağı çaldım üzerine şarkı söyledim. Sonra yaptığım plağı kız kardeşime, anneme çaldım. "Bu kim?" dediler. "Benim" dedim. "Orkestra nereden geldi?" dediler.
İlk defa orada kullandım.

 

İpek Cem: Yapımcılığa başlamışsınız. Hem de müzik yazmışsınız. O dönemde aynı zamanda bir plak toplama döneminiz var. Zannederim 15000 tanelik bir koleksiyona ulaşmışsınız.

 

Ahmet Ertegün: Avrupa'da 2. Dünya Savaşı başlayınca herkes Paris'ten çıktı. Ağabeyim de Amerika'ya geldi. Amerika'dan kaçan müzisyenler de geri geldiler. Ağabeyimle beraber koleksiyonumuz büyümüştü. 15-20 bin plağımız vardı. Hepsinin üzerinde kimin olduğu yazılıydı. Bu hobi o kadar büyük bir zamanımızı alırdı ki, bu konuda tanınmaya başladık. Esquire dergisinde, 1937'de bir makale çıktı. "Who Collects Jazz" diye bir başlık vardı. Birkaç isim vardı... Tayland prensi caz meraklısıymış. Onda varmış bir koleksiyon. Bir de "Türkiye büyükelçisinin oğullarının caz koleksiyonu var" diye yazmışlar. Daha sonra ağabeyim mühim bir caz dergisinin editörü oldu. Her hafta dergi çıkınca ağabeyimin makaleleri çıkardı. Ağabeyimle birlikte Washington'da konserler düzenledik. Halka açık konserler. Bu konserlerde ilk defa hem beyaz, hem siyah müzisyenler bir arada çaldılar. Halk da karışıktı. Hem zenci, hem de beyazlar bir aradaydı. Bunu ilk defa biz yaptık.

 

İpek Cem: Siz siyah müzisyenlerin o dönemde yaptığı müzikteki coşkuyu, enerjiyi çok benimsemiştiniz. Şimdi de Atlantic Records’ın yaklaşık 137 tane sanatçısı var. Müzik bir anlamda sosyal yaşamı, insanların özlemlerini, sıkıntılarını dile getiriyor. O dönemde Amerika'daki sosyal durumun belli bir rengi vardı, insanların özlemleri vardı, kendilerini bir ifade etme yöntemiydi o. Belki de bir kaçıştı. Şimdi de gördüğümüz kadarıyla, rap, hip-hop daha farklı stiller var. Müziğin gelişimiyle sosyal olayları nasıl bağdaştırıyorsunuz?

 

Ahmet Ertegün: Her şey çok değişti. Biz 1930, 40, ve 50'li yıllar siyahlar için çok güçtü. Şimdi değişti ve iyileşti. Hâlâ güçlük çekiyorlar. Eşitlik çok uzak. Ekonomik bakımdan çok gerideler. Bu asrın başlangıcından beri, geçen asrın başlangıcından biri, ilk 65 sene içinde çok az değişiklik oldu. Beyazlar siyahları tamamen farklı yerlere yerleştirdiler. 60'lı yıllarda biliyorsunuz, pek çok şehri yaktılar. Büyük değişiklikler oldu. Fakat ekonomik bakımdan siyahlar çok geride kaldı. Şimdi yeni imkanları varsa da, o imkanları doğru kullanmaya hazır değiller. Onun için bugün pek çok yerde genç erkekler arasında %30-40 oranında işsizlik var. En mühim, en güç şey bu erkeklere iş bulmak. Çünkü okudukları okullar da diğerleri kadar iyi değil. Kölelikten dolayı aile kavramı yok. Aile kurmuyorlar. Aile kurmayınca çocuklar tek ebeveynle büyüyorlar. Yeni yeni alışıyorlar. Bu serbest dünyada yaşamaya yeni alışıyorlar. Çok iyi yerlere gelmiş siyahlar var. Şirket başkanları, hatta politikada çok mühim insanlar var. Amerikan dış işleri bakanı zenci bir hanım. Ondan önce zenci bir bey vardı. Colin Powel. Pek çok yazarlar şairler var. Ama bütün halka baktığınız zaman, halkın çoğu yavaş yavaş kendine gelmeye başlıyor. Bu Amerika'nın en büyük problemi. Bu kendilerinin yarattığı bir problem. Ama bundan da çok iyi şeyler çıktı.
Dünyanın pek çok yerinde çok güzel müzik var. İrlanda'da, İspanya'da, Brezilya'da, Macaristan'da, Rusya'da, Türkiye'de, Çin'de, Japonya'da çok güzel müzik var. Her memleketin müziği çok güzel. Yirminci asrın başında iki şey çıktı. Biri radyo, ikincisi de plak makinesi. Bunlar sayesinde, mesela İsveç'te yaşayan bir adam, Japonya'daki müziği dinleyebiliyordu. Rusya'da yaşayan biri, Arjantin'de yapılan tangoyu dinleyebiliyordu. Yirmili yıllarda herkeste radyo vardı ve plak makineleri vardı. Bunlar çıkınca yalnızca tek tür müzik bütün dünyaya yayıldı. Mesela Macar müziği, Afrika'da çalmıyordu. Afrika müziği de, Sibirya'da çalmıyordu. Ama Amerikan müziği dünyayı kaptı. Neden biliyor musunuz? Orada olan ayrımcılık ve kölelik çok kötü bir şeydi. Ama ondan dolayı burada bir müzik çıktı. Bu, zencilerin Amerika'da yarattığı bir müzik. Bu Afrika'dan gelen müzik değil. Ne Afrika'dan, ne de Karayiplerden. Bu Amerika'da zencilerinin yaptığı müzik. Zenci Amerikan müziği. O müzik o kadar yayıldı ki, dünyanın her tarafında bu müziği çalıyorlar. Yirmili yıllarda herkes Amerikan zenci dansları yapıyordu. Hâlâ öyle. Foxrot, cazdan gelen bir dans. Charleston. Hatta bizde bir şarkı çıktı. "Garson bira getir, garson şarap getir, yaşa çarliston." Çarliston bir dans. Ondan sonra bu müziği taklit eden beyazlar, otuzlu yıllarda swing müziğini çıkardı. Benny Goodman, Glen Miller, Tommy Dorsey, Duke Ellington, Count Basie. Hepsi otuzlu yıllarda çıkan swing müziği. Yirmilere "Jazz Age" diyorduk. Bu da "Swing Period". Sonra 2. Dünya Savaşı çıktı. Büyük orkestralar kalktı, onun yerine r&b çıktı. O da zencilerin müziği. O müzik herkesin dinlediği müzik. Ondan roc'n roll çıktı. Bütün dünyada yapılan müzik. Her yerde yapılan başka müzik yok. Stockholm'de bir diskoteğe gidin, aynı gün Singapur'da bir diskoteğe gidin. Aretha Franklin'le dans ettiklerini görürsünüz.

 

İpek Cem: Evrensel bir zevke hitap ediyor.

 

Ahmet Ertegün: Yani mesela, Türkiye'de bir diskoteğe gittiğinizde, Amerikan zenci müziği dinliyorsunuz. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her tarafında. Bu Amerika'nın en büyük sanat biçimi. Amerikan caz müziği, Amerikan blues ve caz müziği. Ondan sonra gelen hip-hop gibi müzikler hep ondan çıkmış. Bana sorarsanız geçen yüzyılın en büyük müzisyeni ne Stravinsky ne de Caruso. En büyük müzisyeni Lois Armstrong.

 

İpek Cem: Bütün dünyada daha dinlenen ve sevilen bir sanatçı olduğundan herhalde. Şimdi bu dijital döneminden söz ediyoruz. Yani müziğin hem yapımında, hem dağıtımında çok farklı teknolojiler kullanılıyor. Müzik internetten indirebiliyor, mobil telefonlardan dinlenebiliyor, mp3 formatında alınabiliyor. Bu da hukuki bazı sorunlar da açtı, bir kısmı aşıldı. Ve müzik şirketleri buna adapte oluyorlar. Ama aynı zamanda da bir süreç devam ediyor. Siz bu sürecin müzik sektörünü nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

 

Ahmet Ertegün: Bizim işimiz teknoloji yaratmak değil, müzik yaratmak. Biz burada müzik yapıyoruz. Teknoloji müziğin nasıl satıldığını değiştiriyor. Maalesef öyle bir işteyiz ki sattığımız şeyi alanlar, aynı zamanda bedava da alabiliyorlar. Alıcımız var ama gittikçe azalıyor. Ve bu büyük bir problem. Yalnız plak şirketlerinin değil film şirketlerinin uzun bir ömürleri kalmadı. Hükümetler bir çaresini bulmalı. Ya da kimse telif hakkı olan şeyleri muhafaza edemez. İnşallah bunun bir çaresini bulurlar. Bulmazlarsa plak şirketleri kalmaz. Müzik her zaman yapılır. Müzik durmaz. Film de yapılır. Ama kim yapacak ve nasıl yapacak? Ve bunu yapanlar hayatlarını kazanabilecekler mi bilmiyorum.

 

İpek Cem: Evet, farklı bir ortam var. Bazıları kendi müziğimi kendim dağıtayım diye bir yaklaşımla çıkıyor ortaya.

 

Ahmet Ertegün: Biliyor musunuz, o olursa o kadar kötü müzikler ortaya çıkacak ki. Büromda yüz tane CD var. Onlar demolar. Dünyanın en kötü müziği. Amatörler yapıyor ve aralarından bir şey çıkar diye hepsini dinliyoruz. Sanatçı olmak isteyen binlerce insan arasında bir tane bulabilirseniz şansınız var. Bugün dinlediğiniz müzik size gelinceye kadar o kadar çok kişinin elinden geçti ki. İyi olmayanlar elendi. Onlar çıkarsa ortaya, halk belki müzikten bıkar. Zaten bıkanlar var. Müzik yerine elektrik oyunları satın alıyorlar. Bizden daha çok satılıyor.

 

İpek Cem: Evet, elektronik oyunlar özellikle gençler arasında epey tutuluyor. Tabii müziğin ömrü teknolojiyle bağlantılı bir şey değil. Ben müzik konusundan biraz da Türkiye-Amerika ilişkilerinden söz etmek istiyorum. Özellikle Amerika'daki Türklerin konumunu geliştirmek onları burada daha çok söz sahibi yapmak adına bir takım çalışmalarınız var. Bir takım derneklerde başkan olarak, onursal başkan olarak faaliyet gösteriyorsunuz. Amerika'daki Türklerin konumunu, bir on yıl, elli yıl öncesine göre nasıl görüyorsunuz? Türklerin özellikle lobicilik anlamında daha etkin nasıl olabileceğini düşünüyorsunuz?

 

Ahmet Ertegün: Türkler Amerika'ya yeni yeni gelmeye başladı. Diğer memleketlere nazaran biz çok yeniyiz. Çünkü uzun seneler Türkiye'den çıkmak yasaktı. Yani pek iyi görülmüyordu. Bir insan neden memleketini bırakıp ne diye başka bir yere gitsin? Bu durum son 30-40 sende değişmeye başladı. Buraya gelen Türklerin büyük kısmı profesyonel insanlar. Üniversite profesörleri, doktorlar...

Buraya oldukça yüksek bir tabaka geldi. Maalesef henüz çok zenginimiz yok. Ama zengin olacak insanlarımız var. Ama vakit alacak. Çünkü bakacak olursanız, Almanlar, Fransızlar buraya 300-400 sene evvel gelmişler. İrlandalılar, İtalyanlar, İspanyollar bizden çok evvel gelmişler. Rumlar, Ermeniler...

Onlar buraya hakikaten yerleşmişler ve çok güçlü insanlar olmuşlar. Çok seviliyorlar. Biz de yeni geldik. Buraya gelen Türkler de iyi yerlere gelmeye başladılar. İyi doktorlarımız, üniversite hocalarımız, avukatlarımız var. Yani bu başlıyor. Şimdi de bazı Türkler politikaya girmeye çalışıyorlar. Biz de onlara yardım etmeye çalışıyoruz. Fakat bu vakit alacak. Bir ara bize karşı olan en kuvvetli lobilerden biri Yahudi lobisiydi. Ama son beş yıldır bizi en çok tutan onlar. Amerika'da bizi koruyan, Yahudi lobileri. Tabii bu İsrail'le olan ilişkilerimiz sayesinde böyle. İnşallah devam eder. Fakat burada Türk lobisini birdenbire yaratamayız. Yavaş yavaş olacak. Gittikçe daha fazla Türk burada kalıp iyi yerlere girince, onlar da yardımcı olacak. Burada hakikaten halktan oluşan bir Türk kuvveti olacak. Fakat maalesef kısa sürede olamaz. Ama bizi en çok tutan Amerikalılar, Türkiye'ye gelmiş olanlar. Onları kazananlar Türk halkı. Türk zenginlerinden ve işadamlarından söz etmiyorum. Bizi sevdiren, memleketi sevdiren insanlar fakir insanlar.

 

İpek Cem: Sizin bir hikayeniz var. Bir arkadaşınızın arabası bozulmuş, halktan birileri, tekerleğini değiştirip çay kahve ikram etmiş. Para almamışlar. Bu çok iyi bir reklam aslında.

 

Ahmet Ertegün: Mesela ben, 1968 senesinde Kars'a gitmiştim. Yanımda Amerikalı ve Avrupalı arkadaşlarım vardı. Bir binanın önünden geçiyorduk. Birisi halı asmış. Amerikalı milyoner bir arkadaşım vardı. Orayı halı mağazası sandı. Halbuki otelde kalan bir müşteri, halısını yıkayıp balkondan asmış. Gidip adamı bulduk. Halı hoşuna gitti almak istiyor. Adam dedi ki, "satmaya niyetim yok." "Satar mısınız" dedik. "Kaç para" dedik? Hatırlamıyorum ama elli bin gibi bir şey söyledi. Arkadaşım kırk bine versin alayım" dedi. Öylesine otomatik olarak pazarlık yaptı. Adam bana "bu misafir mi" diye sordu. Ben de "evet, Türkiye'ye misafir olarak geldi" dedim. "Hediye olsun öyleyse" dedi. Adam bozuldu. "Yetmiş beş bin vereyim" dedi. Adam elli istiyordu, bu kırk verince hediye olarak verildi. İki misli para verdi adam almadı. Bana dedi ki "nasıl olu, bu insanlar nerede bulunur?" bu insanlar o kadar asil insanlar ki. Bunlar fakir insanlar. Türkiye'de en çok çeken insanlar. Bir kötülük olduğu zaman onların oğulları harbe gider, onların oğulları ölür. Ülkede bir ekonomik patlama olduğu zaman, herkes para kazandığı zaman, onlar maaşlarına yüzde on ilave edilirse çok şanslılar.

 

İpek Cem: Geçtiğimiz yaz, TGRT'nin satılması döneminde bir ara sizin de isminizin geçtiği bir konsorsiyum vardı. Daha sonra gerçekleşmedi. Medyayla hâlâ ilgileniyor musunuz?

 

Ahmet Ertegün: İlgileniyorum. Amerikalı ortaklarım da var. Bu işte olan insanlar. Hem Türkiye'ye, Amerika'dan yatırım getirmek istiyorum, hem de yatırım yapmak isteyenlere yardım etmek istiyorum. Birkaç TV grubuna bakıyoruz. İnşallah bu senenin sonunda önce bir şey alabiliriz. Çünkü Türkiye'de televizyon hakkında fikirlerim var. Çünkü TV halk için çok mühim bir eğlence aracı.

 

İpek Cem: Evet, Türkiye'nin modernizasyonunda da çok etkin bir rol oynadı TV'ler. Özellikle de özel TV'ler. Seksenlerden sonra bir anlamda halkı dillendirdi ve çok etkisi oldu.

 

Ahmet Ertegün: Sanırım gittikçe çok daha mühim olacak. Türkiye'de nereye gitseniz TV var. Bunu daha çok başka sebepler için almışlar. Yani televizyonculuk yapmak için değil de bir kuvvet için almışlar. Bizim bütün amacımız halk için hoş bir eğlence getirmek.

 

İpek Cem: Ortaklarınız yine aynı ortaklar mı? Bir ara Lauder Group ve Ronald Lauder'in adı geçiyordu.

 

Ahmet Ertegün: Evet, hem onlarla hem de alakadar olan bir iki başka dostumuz var. Onlar isimlerini kendileri verirse daha doğru olur.

 

İpek Cem: Siz Cumhuriyetle yaşıtsınız. 1923 doğumlusunuz. Yaşamınızın büyük kısmını Türkiye dışında geçirmenize rağmen, hep bağlı kaldınız, hep geldiniz, hep Türkiye'nin iyiliği için çalıştınız. Bu dönemde de Türkiye çok büyük gelişmeler kat etti. Babanız Sayın Münir Ertegün, Atatürk'e çok yakındı. Siz Türkiye'nin yolculuğunu nasıl görüyorsunuz?

 

Ahmet Ertegün: Bu son senelerde yapılan gelişmeler... Şimdiye kadar çok şey konuşuluyordu bir şey yapılmıyordu. Bugünkü hükümet söylediğini yapıyor. Kanunlar çıkıyor, değişiyor. Türkiye'yi modernize etmeye, insan haklarını yerine getirmeye çalışıyorlar. Şimdiye kadar herkesin konuştuğu şeyler ama yapmıyorlardı. Bunlar hakikaten yapıyorlar. Ben bu hükümete bağlandım çünkü bunlar sokaktaki adamı düşünüyorlar. Bizdeki politikacılar sokaktaki adamı sadece oy verdiği zaman düşünüyorlardı ondan sonra unutuyorlardı. Bu hükümet geleli Türkiye'nin ekonomisi çok ilerledi. Enflasyon düştü. Bu işi başlatan sanıyorum Kemal Derviş'in çalışması. Fakat bu hükümet onu devam ettiriyor. Ve çok iyi, doğru dürüst düşünen insanları var.

 

İpek Cem: Gelişmişlik seviyesi olarak, Cumhuriyet kurulalı uzun süre geçti. Sizce Türkiye daha iyi olabilir miydi? Dışarıdan baktığınız için daha objektif olduğunuzu düşünüyorum.

 

Ahmet Ertegün: Her şey daha iyi olabilirdi ama bana sorarsanız, bir çok insan hatırlamaz... Ben Türkiye'ye altı yedi yaşında ilk geldiğimde çok şaşırdım. Çünkü İsviçre'deyken "burası güzel ama Türkiye daha güzel" derlerdi. Bunları duymuştuk. İstanbul'a ilk geldiğimde kar yağıyordu insanların ayağında ayakkabı yoktu. Yaşlı, küçük bir adam sırtında piyano taşıyordu. Hayatımda görmediğim şeyler. Her yer harap. Ama harp falan olmamış. Ona rağmen binalar dökülüyor, hiçbir yer boyanmamış. İnsanlar hep gri elbiseler giyiyordu. Renk yok. Herkes çok mahzun ve çok fakirdi. Ne kadar ilerlediğimizi ancak onu hatırlayan insanlar anlar. Çok ilerledik. Atatürk'ten sonra Türkiye'ye en büyük iyiliği olan adam Turgut Özal'dı. Türkiye'yi dünyaya açtı. Bu hükümet de devam ediyor. Kanunları değiştiriyorlar. Yaptıkları iyi şeyler. Bazı prensiplerine katılmıyorum ama yaptıkları şey şimdiye kadar herkesin yaptığından daha doğru.

 

İpek Cem: O zaman sizin 2000’li yıllarda Türkiye’yi umutla gözlemlediğinizi görüyorum.

 

Ahmet Ertegün: Bakın mühim olan şey bence biz bütün etrafımızdaki komşularımızla iyi ilişkimiz olması. Yani biz doğru yoldan gideceğiz. Bütün komşularımız hepsi doğru yoldan gidip... gitmeyecekleri belli değil. Bazıları belki kötü yoldan gidecekler ama biz onlarla konuşabilmek... bir diyalog kurmamız lazım. Ve bu yalnız Bulgaristan ve Yunanistan değil, aynı zamanda öteki taraftan Gürcistan, Ermenistan, İran, Irak... Bunlar komşularımız, Suriye komşumuz, Lübnan da bizim komşumuz, İsrail ve Ürdün de komşularımız. Onların hepsiyle iyi ilişkimiz olması çok mühim. Aynı zamanda Rusyayla ve diğer memleketlerle... Ve en mühimi de tabii bizim 60-70 senelik Amerika ile olan dostluğumuzun değişmemesi lazım. Onu yeniden hem buradan hem Türkiye’den ne kadar gayret edebilirsek, onu muhafaza etmemiz lazım. Ve Avrupa memleketleri bugün ne düşünüyorlarsa bizim hakkımızda mühim değil, çünkü önümüzde daha bir 10 senemiz var. O 10 sene sonra belki olmaz, fakat ben sanıyorum ki hem biz onlarla olmak isteyeceğiz, hem de onlar bizi isteyecekler. Çünkü bizim ne kadar dürüst ve doğru olduğumuzu ispat etmiş olacağız o zamana kadar. Ve Türkiye şimdi Türkiye doğası bakımından dünyanın en güzel yerlerinden biri.

Türkiye’nin tabiatı o kadar güzel ki, bir çok yerlerde yeni yeni turizm açılıyor. Bu Akdeniz ve Ege koyları, bütün dünyanın göreceksiniz, Avrupa’nın en beğenilen sayfiye yerleri olacak, ve olmak üzere. Hepsi ilerliyor. İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Bence çok mühim olan bu Boğazlardan geçen büyük tankerleri durdurmak, çünkü o fazla büyük bir tehlike. Yani onunla ilgili ne yapabilirsek yapmamız lazım. 10 milyon kişiden fazla nüfus barındıran bir şehirde, ortasından böyle kocaman tankerlerin geçmesi yasak edilmeli. Çünkü Allah göstermesin bir kaza olursa, şehri mahveder.

 

İpek Cem: Evet.

 

Ahmet Ertegün: Ve İstanbul’u korumamız lazım.

 

İpek Cem: Efendim, vaktiniz ve değerli söyleşi için çok teşekkür etmek istiyorum. Çok sağolun. İnşallah İstanbul’da sizi daha sık göreceğiz.

 

Ahmet Ertegün: Ben teşekkür ederim.

 

Görüşme metinleri, orjinal bir metinden değil, sesli ve görüntülü televizyon röportajından deşifre edilerek yazılı hale getirilmiştir. İpek Cem ve NTV, işitme hatalarından, tercüme veya ses kayıplarından doğabilecek olası yanlışları engellemek için maksimum özen göstermektedir. Buna rağmen, deşifre ve tercümeden kaynaklanan anlam farkları ve hatalara rastlanması mümkün olabilir.