15 Mayıs 2009
Fredrik Reinfeldt

İpek Cem'in bu haftaki konuğu, İsveç'in genç Başbakanı Fredrik Reinfeldt. Reinfeldt, İsveç iş dünyasının Türkiye'ye bakışını, Konya'nın Kulu ilçesinde yaşadıklarını, İskandinav refah modelinin geleceğini ve AB dönem başkanlığı hedeflerini anlatacak.

İpek Cem: Başbakan Erdoğan'ın geçen yılki İsveç ziyaretini takiben, siz de Nisan ayında Türkiye'ye ziyarete geldiniz. Bu zaman zarfında İsveç ve Türkiye arasındaki ikili ilişkilerde ne gibi gelişmeler sağlandı?

 

Fredrik Reinfeldt: Öncelikle Türkiye'nin İsveçli turistlerin en çok ziyaret ettigi ülke olduğunu söylemeliyim. Bunun dışında, İsveç'teki iş dünyası, Türkiye'yi yatırım yapabileceği bir ülke olarak da görüyor. Bunun için de Türkiye'nin Avrupa'ya entegre olmasıyla yakından ilgileniyoruz. Bu nedenle de tıpkı geçen yıl Stockholm'de olduğu gibi, bu yıl da ikili görüşmelere büyük önem veriyoruz.

 

İpek Cem: "Avrupa'ya entegre olmak" demişken, bu, türk dış siyasetinin uzun süredir gündeminde olan bir madde. Türkiye'de konuyla ilgili görüşmelerin hız kestiğine dair bir kanı oluştu. Temmuz ayında Avrupa Birliği'nin dönem başkanı olacaksınız. Türkiye'yle ilgili önceliklerinizi ögrenebilir miyim?

 

Fredrik Reinfeldt: Dürüst olmak gerekirse, Avrupa Birliği'ne üye bazı ülkeler, genişlemenin bir süreliğine durmasından yana. Çok kısa bir sürede üye sayısı 15 ülkeden 27 ülkeye yükseldi. Hâliyle bu süreçte her şeyi askıya almamız gerektiğini düşünenler oldu. Bu anlamda Türkiye'nin özellikle de büyük ve müslüman bir ülke olması, biraz daha zamana ihtiyacı olduğu konusundaki fikirleri de beraberinde getirdi. Bir kesim böyle düşünüyor. Öte yandan Türkiye aday ülke. Üye alımında bir takım kriterlerimiz mevcut. Ve bu kriterlerimizde gelişmeler sağladığı sürece Türkiye'ye de "Hoş Geldin" diyebiliriz. Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olduğunu söyleyebilmek de çok önemli. Birliğe üye olduğu zamansa hem Avrupa Birliği'nin, hem de Türkiye'nin bir takım kazançları olacaktır.

 

İpek Cem: Türkiye'nin üyeligi aslında Avrupa Birliği'nin varoluş felsefesini de etkiler. Çünkü Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi üye olarak kabul ettiğinde dünyaya vereceği mesajla, kabul etmediği takdirde vereceği mesaj farklı.

 

Fredrik Reinfeldt: Politikada güç dengeleri önemlidir. Avrupa Birliği genişledikçe üye ülkeler arasındaki güç dengeleri farklılaşmaktadır. Türkiye, büyük bir ülke olduğu için Avrupa Birliği'ne girdiğinde önemli bir rol oynayacak. Bu nedenle de biraz beklemek gerektiğini düşünenler var. Bunun dışında Türkiye'deki reform sürecinin yeterince hızlı olmadığına dair endişeler yaşanıyor. Türk toplumunun Avrupa Birliği içinde serbest ticarete ve serbest dolaşım hakkına hazır olmadığı düşünülüyor. Elbette hukukun üstünlüğüne, demokratik değerlere ve pazar ekonomisi gibi uyulması gereken pek çok koşul söz konusu. 2005 yılından önceki süreç çok daha hızlı ilerliyordu. Bir aday ülke olarak yapılan müzakereler de Türkiye'yi oldukça değiştiriyor. Kısacası bu reform süreci sona erdiğinde, Türkiye de Avrupa Birliği'ndeki yerini alacaktır.

 

İpek Cem: İsveç'in AB başkanlığı döneminde bir takım yeni müzakere başlıkları açılması söz konusu. Bu başlıklar hangileri?

 

Fredrik Reinfeldt: Öncelikle, Çek Cumhuriyeti'nin başkanlık yaptığı bu dönemde sözü geçen başlıkların açılmasını umuyorduk. Ancak şimdiye dek böyle bir şey söz konusu olmadı. Enerji başlığının açılması için büyük bir talep olduğunu biliyorum. Çünkü Türkiye, coğrafi konumu sayesinde de enerji ana arterlerinin merkezinde yer alıyor. Bu, sadece bir örnek. Bir de şöyle bir durum var: Şu an müzakerelerde konuşulması gereken 18 konu başlığı askıya alınmış durumda. Daha da ileri gitmek isteyenler yok değil. Kısacası bir takım müzakere başlıklarının açılmasından yanayım, ancak Başbakan Erdoğan'la yapacağım görüşmelerde de bahsi geçtiği gibi, yeni başlıklar açabilmemiz için ülkenizdeki reform sürecinin de hızlanması şart.

 

İpek Cem: Sizce hangi konu öncelikli?

 

Fredrik Reinfeldt: Bu süreçte çözülmemiş en büyük sorun Kıbrıs meselesidir. Çünkü Kıbrıs, artık Avrupa Birliği'nin bir üyesi. Kıbrıs ve AB arasında artık çok daha üretken bir diyalog söz konusu. Bu nedenle de süreci başlatmak için uygun bir zaman olacağı düşünülüyor. Umarız Türkiye, etkisini bu gelişim sürecine damgasını vuracak şekilde kullanabilir. Bu, müzakere sürecini dimdik ayağa kaldırmaya yetecektir.

 

İpek Cem: kısa süre önce kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde seçimler yapıldı. Sizin de bildiğiniz gibi bir takım değişimler yaşandı. Kimi çevreler, bunun Avrupa Birliği'yle müzakerelerin hızını kesebileceğini düşünüyor. Sizce?

 

Fredrik Reinfeldt: Seçim sonuçlarını gördüm. Değişim oldu, ancak yine de hâlâ talat yönetiminin öncelikleri devrede. Kendilerini adamış durumdalar. Buradan da daha büyük adımlar atmak isteyen iki liderin sağladığı avantajın önemi ortaya çıkıyor. Hem Avrupa Birliği'ne üye olan, hem de müzakere sürecindeki iki tarafın da yardımlarıyla birlikte bu sonbahar aylarında bu meselede ilerleme kaydedebilecegimizi umuyorum.

 

İpek Cem: Kıbrıs meselesinin önemli bir engel teşkil ettiği çok açık. Diyelim ki bir mucize oldu ve bu sorun çözülüverdi. O zaman ne olacak? Kıbrıs sorunu adeta bir mazeret olarak kullanılıyor. Kıbrıs'ta bir çözüm olsa bu sefer karşımıza baska bir engel çıkacaktır.

 

Fredrik Reinfeldt: Başbakan Erdoğan'la geçtigimiz bahar Stockholm'de yaptığım görüşmelerde azınlık haklarından, kürt meselesinden bahsettik. Konuyla ilgili çok verimli bir görüşmemiz oldu. Kürtçe televizyon açılımının yapıldığını biliyorum. Bu çok önemli bir gelişme. Çünkü Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerin pek çoğu, azınlık hakları meselesine önem verir. Azınlıkların da Avrupa fikrinin bir parçası olmasını isteriz. Bu yönden bakıldığında olumlu bir gelişme sağlandı diyebiliriz. Ancak bu beraberinde bir de soruyu getiriyor: Devamı gelecek mi? Ayrica ceza hukukuyla ilgili bir takım tartışmalar yaşanıyor. Hukukun üstünlüğünü korumak gerçekten önemli bir mesele. Bunlar Romanya ve Bulgaristan açısından da önemli hususlar oldu, tabii Türkiye için de öyle olacak. Ancak Türkiye'den yana olan bizler, bu talepleri reform süreci içinde ele alıyoruz ve yaşanan olumlu değişimleri diğerlerine gösteriyoruz. Ancak daha önce de dediğim gibi üyeler arasında müzakere sürecinin tümüyle sona ermesini isteyen ülkeler de var. Avrupa Birliği'nin içinde de kendine göre bir denge mevcut. Ancak Türkiye'nin pek çok dostu var ve İsveç de bulradan biri.

 

İpek Cem: Avrupa Birliği'nden söz açtığımızda ekonomik kriz de gündemde. İsveç 1990'larda büyük bir banka krizi yaşadı. Ancak krizden çıkmayı ve bugün bile diğer ülkelere örnek olmayı başardı. Yine de mevcut kriz diğer ülkeler gibi sizi de etkiledi. Kriz Avrupa ekonomilerini ne denli etkiledi?

 

Fredrik Reinfeldt: Hepimiz ekonomik krizden mağdur olduk. Dünyanın %90'ı ekonomik durgunluk yaşıyor. Bu seferki, 90'larda yaşadığımız tecrübeden çok daha farklı. O daha çok İsveç ve Finlandiya'nin sorunuydu. Şu anda yaşadıklarımızsa farklı. Bu sorunu tek başımıza çözemeyeceğimizi düşündüğümüz için pek çok liderle konuştuk. Çünkü bir ülkenin sorunlarını çözüme kavuşturması, komşu ülkeler için yeni sorunlar yaratabiliyor. Bunların bir kısmı, çözüm önerilerinin gözden geçirilmesiyle sağlanabilir. Ancak ekonomik kriz hâlâ çözülebilmiş değil. Doğu Avrupa'da özellikle de İsveç'e yakın bölgelerde baltık devletleri'nde sorunlar mevcut.

 

İpek Cem: Avrupa ülkelerinin kriz yönetiminde uyumlu bir tablo görülüyor mu? Çünkü Amerika'ya oranla geç müdahale edildi.

 

Fredrik Reinfeldt: Bazı taşların yerine oturduğunu düşünüyorum. Artık çok uluslu kuruluşlar daha fazla kaynağa sahip. Örneğin, IMF çok önemli. Letonya, İzlanda, Macaristan ve Romanya'da IMF'nin desteğine ihtiyaç oldu. Bunun dışında farklı Avrupa mevzuatlarımızı ilgilendiren hizmetlerimizi de bankacılık sistemlerini desteklemek amacıyla koordine ettik. Çoğumuz işleri yoluna koydu. Kendini sistemin dışında tutmak isteyen bazı gönülsüz bankalar da oldu. Onlar da büyük öneme sahip, çünkü pazarlara güven işareti verecekler. Kısacası çok şey yaşandı, ancak hâlâ bir takım kötü şeyler yaşanıyor. Amerika bir takım sorunlar yaşıyor. Daha ekonomik krizi çözmeden karşılarına başka sorunlar çıkıyor.

 

İpek Cem: Avrupa Birliği üyesi ülkelerde dahi ab karşıtlığı söz konusu. Hatta İsveç'te bile. Bildiğim kadarıyla siz siyasetçi olarak ab'nin sıkı destekçilerindensiniz. İsveç halkı AB'yle ilgili neler düsünüyor?

 

Fredrik Reinfeldt: İsveç'in Avrupa Birliği'ne girmesinin üstünden çok uzun bir zaman geçmiş değil. Daha 1995 yılında girdik. O yılın sonbaharında yapılan referandumda çok az bir farkla "evet" diyenler öndeydi. Üyeliğimiz aleyhine oy kullananlar sanki ulusal bağımsızlığımızı kaybetmişiz gibi bir ruh hâline bürünmüştü. "evet" oyu verenlerse "tüm politik sorunları ulus-devlet mantığıyla çözemezsiniz" diyordu. Uluslar arası politikada güçlü olmak gerektiğini savunuyorlardı. Bu noktada da Avrupa Birliği'ne ihtiyacımız vardı. Hatta yeni pazarlara açılma konusunda bile çok uluslu kararlar alınması gerekiyor. Aksi halde himayecilikle karşılaşabiliriz. Avrupa Birliği olmasaydı, bugün yaşadığımız ekonomik krizle birlikte Avrupa'da bir "ticaret savaşı" patlak verebilirdi. Ülkelerin ekonomiyi koruma politikalarının sonu muhakkak böyle biterdi. Kısacası İsveç halkı hâlâ bölünmüş durumda. Ancak yaklaşık 15 yıldır AB üyesiyiz ve artık bu yaşamımızın bir parçası oldu. Halk da yavaş yavaş alışıyor. 1 temmuz'dan itibaren ikinci kez Avrupa Birliği başkanlığını yürüteceğiz. Buradan da İsveç'in bir üye olarak desteğinin öneminin arttığını söylemek mümkün. Ancak Hırvatistan gibi müzakere sürecindeki ülkelerin hislerini çok iyi anliyorum. Müzakere sürecinde "sürekli daha çok istiyorlar, ve bağımsızlığımızı kaybediyoruz" hissi de ortaya çikabiliyor. Biz de bu yollardan geçtik. Türkiye'de de bu duyguların yaşanıyor olmasını anlayışla karşılıyorum.

 

İpek Cem: Yaşadığımız ekonomik kriz, kapitalizmi sorgulatıyor. Ülkeniz İsveç , "Devlet ve Vatandaş" ilişkisi bakımından daima farklı bir model olarak algılanmıştır. Gördüğüm kadarıyla sizin anlayışınız da bu modelle örtüşüyor. Bu model kriz döneminde nasıl işliyor?

 

Fredrik Reinfeldt: Ben bunu bir "İskandinav Refah Modeli" olarak görüyorum. Bunu başarmamızın sebebi ekonomik büyümemiz ve gerçekten zengin bir ülke oluşumuzdur. Bu nedenle de halkimiza karşı pek çok sosyal yükümlülüğümüz var. Halkı desteklemek ekonomik pakete ihtiyacımız yok. Bu, bizim ekonomimizde zaten otomatik olarak gerçekleşen bir şey. Ben de bunun çok iyi olduğunu düşünüyorum ve destekliyorum. Bu modelin gelecekte daha çok geliştirmesi içinse, daha çok iş alanı yaratmak ve girişimcilere kucak açmak durumundayız. Piyasayı hiçbir hareket olmadan, öylece bekletemeyiz. Yeni rekabet ortamlarına açılması gerekiyor ve biz de bunu destekliyoruz. Bunun dışında okul sisteminin kalitesini de arttırmak gerekiyor. Çünkü günümüz dünyasındaki emek piyasasında galip gelmek ve bir fark yaratmak istiyorsanız iyi bir eğitim almalısınız. Ancak bu konuda da yüzümüz kara çıkmadı. Bugün aynı zamanda kamu maliyesi konusuna da eğiliyoruz. Çünkü bir kez kontrolü kaybederseniz, otomatik bir denge kolu devreye girer ve büyük oranda bütçe açığıyla karşı karşıya kalırsınız. Bu da gelecekte vergi zammı yapılmasını gerektirebilir.

 

İpek Cem: Göçmenlik konusu da Avrupa Birligi'nde ön planda. Bu konu Türkiye'yle yapılan müzakereler çerçevesinde de tartişiliyor. Bir yandan da, Avrupa'daki göçmen nüfus da giderek artıyor. Daha esnek göç politikalarıyla taninan İsveç, bu konuya nasıl bakıyor?

 

Fredrik Reinfeldt: öncelikle Avrupa'nın göçmenleri uzak tutma sinyalleri vermesi beni oldukça kaygılandırıyor. Avrupa nüfusu yaşlanıyor ve gelecekte iş gücüne ihtiyacı olacak. Bu iş gücünün çok büyük bir kısmı da dışarıdan gelecek. Bunu anlamak için biraz zamana ihtiyaç olduğu kanısındayım. İsveç daha açık ve daha liberal bir tutuma sahip. İsveç'e gelecek olan herkese iyi bir yaşam, güzel bir iş sağlamaya çalışıyoruz. Daha yeni Kulu ilçesindeydim. Ankara'nın güneyinde.

 

İpek Cem: Konya'da.

 

Fredrik Reinfeldt: Evet, Konya'da. Kulu'da yaşayan 30 bin insan bir şekilde İsveç'e geldi. Çoğu İsveç'te bir iş ve yeni bir gelecek imkânı buldu. Bazıları da Kulu'ya geri döndü. Bu, göçün nasıl olması gerektiğine dair güzel bir örnek teşkil ediyor. Bugün Kulu'nun nüfusunun, Türkiye'nin doğusundan gelen insanlarla arttığını söylüyorlar. Çünkü artık daha gelişmiş bir yer oldu. Artık sahip oldukları ekonomik standartlar 1960'lara kıyasla çok daha iyi. İsveç'te de bu türden bir gelişme gördük. Avrupa da aynı yoldan gitmeli diye düşünüyorum. Daha açık bir yol. Göç konusundaki koşulları iyileştirmek için canla başla çalışmak gerekiyor. Bugünün Avrupa'sında farklı görüşler mevcut olabilir, tüm göç olanaklarını kapamamız gerektiğini dikte eden politik baskılar söz konusu. İnsanlara işaret edip, "Sen bizden değilsin" diyenler var ve ben tüm bu tür eğilimlerden endişe duymaktayım.

 

İpek Cem: Konya'nin Kulu ilçesinde sizi şaşırtan herhangi bir şeyle karşılaştınız mı?

 

Fredrik Reinfeldt: Kulu'daki çoğu insanın İsveççe biliyor olması beni çok şaşırttı. Çünkü bizim dilimiz çok yaygın bir dil değil. Aynı zamanda bir dostluk duygusu hâkimdi, çünkü bu insanların benim ülkemle derin bağları vardı. Çoğu İsveç'in başkenti Stockholm'ü biliyordu. Kardeşleri orada yaşayanlar vardı. Yeğeni orada çalışanlar vardı. Kısacası Kulu'yu ziyaretimde Türkiye ve İsveç arasında gerçekten muhteşem bir bağ kuruldu diyebilirim.

 

İpek Cem: İsveç para birimini hâlâ euro'ya çevirmedi. Kron kullanmayi sürdürüyor. Euro'ya ne zaman geçeceksiniz?

 

Fredrik Reinfeldt: Geçen gün bir kamuoyu araştırması yaptık. Euro'ya geçiş yapmak isteyenlerin sayısı küçük bir farkla önde. Ama 2003 yılında bu konuda bir referandum daha yapmıştık. O zaman da İsveç halkı açık ara farkla "hayır" demişti. Bu referandum sonucuna en az 10 yıl boyunca riayet edeceğimizi söyledik. Bir süre sonra bu konuda tekrar bir referanduma gidersek ve daha büyük bir çoğunluk "evet" oyu verirse belki olabilir. Bunun dışında mevcut ekonomik krizden de bir hayli etkilendik. Böyle çalkantılı dönemlerde küçük para birimi, büyük para birimiyle kıyaslandığında daha çok baskı yaratıyor. İsveç kronunun başına gelen de bu oldu.

 

İpek Cem: "Çevre" sizin öncelikli politikaniz. Bu konuya, Amerikan Başkanı Obama'yla yapılan G20 toplantısında da büyük önem verildi. Sizce siyasetciler su an çevre konusuna yeterince bilinçli yaklasabiliyor mu?

 

Fredrik Reinfeldt: Bunun için büyük bir değişim gerekmektedir. Bizler bugün sürdürdüğümüz yaşam biçiminin yanlış olduğunu biliyoruz. İnsan tarafından yaratılan iklim değişikliği sorunumuz var. Bu kötü haber. İyi haberse, bu sorunları bilinen teknolojinin yardımıyla, sürdürülebilir yöntemlerle, karbon salınımını önleyerek ve bunun yerine alternatif fosil yakıt kullanımını destekleyerek çözmek mümkün. Bunun pek çok örneğini İsveç'te yaşadık. 2020'de, enerji tüketimimizin yarısı yenilenebilir enerjiden sağlanıyor olacak. Bunun diğer ülkelerde de yapılabileceğini biliyoruz.

 

İpek Cem: Avrupa Birliği'nin de 2020 yılına gelindiğinde, karbon salımı seviyesini 1990'lı yıllardaki seviyeye çekmek gibi bir girişimi var.

 

Fredrik Reinfeldt: Doğru.

 

İpek Cem: Sizce bu başarılabilir mi? İsveç için çok iddiali planlarınız var, ama tüm Avrupa'da aynı başarıyı yakalamak mümkün mü?

 

Fredrik Reinfeldt: Avrupa Birliği'nin bu konuda dünyada bir eşi daha yok. Çünkü hem 2020 yılında gaz salınımını %20 azaltacağımıza dair bir hedef belirliyoruz, hem de bunun nasıl yapılabileceğini gösteriyoruz. Avrupa Birliği üyesi olan 27 ülkenin omuzlarında taşıdığı bir yük söz konusu. Aynı şekilde Amerika ve Avustralya'nın da hırslanmasını çok isteriz. Bu ülkelerden de konuyla ilgili harekete geçeceklerine dair bir takım sinyaller alıyoruz. En çok da dünyanın çok gelişmiş bölgelerine iş düşüyor. Çin, Hindistan, Meksika, Brezilya gibi gaz salınımına hızla katkıda bulunan ülkeler de dikkat etmek zorunda. Kyoto protokolü emsalsiz ve iyi bir anlaşma olmasına rağmen yeterli değildi. Çünkü pek çok ülkenin bu tür hedefleri, ya da sera gazı salınımını önlemeleri için hissettikleri bir baskı yok.

 

İpek Cem: Çin, Hindistan ve Amerika gibi ülkeler mi?

 

Fredrik Reinfeldt: Evet, kesinlikle. Amerika'nın çevre konusuna kapının dışından bakması doğru olmaz. Neyse ki Obama yönetiminden bir takım olumlu sinyaller alıyoruz. Ayrica, endüstriyel faaliyetlerin yüksek olduğu oecd ülkelerinin gaz salınımı miktarını azaltmayı hedeflemeleri yeterli değil. OECD ülkelerinin tümünün temizlendiğini varsaysak bile yine de küresel ısınma var olmaya devam edecek. Çünkü Çin ve Hindistan'da ciddi miktarda kirlilik mevcut. Bu nedenle, bu konuda birlikte yol alabileceğimizi, bunun küresel bir sorun olduğunu ve yine küresel bir çözüm gerektirdiğini ve bu anlamda herkesin daha çok sorumluluk alması gerektiğini söylüyoruz.

 

İpek Cem: Siz genç bir lidersiniz. Çok küçük yaştan beri siyasetin içindesiniz. Öğrencilik döneminizde de çok aktiftiniz. 2006 yılında, 41. Başbakan seçildiniz. Avrupa'da siyaset gençleşiyor mu, yoksa siz bir istisna mısınız?

 

Fredrik Reinfeldt: Hayır, istisna değilim. Siyasi ailemden parti tabanımdan gelen bir şey. Merkez sağda bu tür bir değişim oldu. Bana benzer bir örnek de İngiltere'deki David Cameron'dur. İkimiz de aynı yaştayız. İkimiz de merkez sağda çalışmamız bakımından benzer bir değişim sürecinden geçtik. Kamunun daha iyi yaşam standartlarına ve sosyal yardım hizmetlerine sahip olmasını istiyoruz. Vergi indirimini yüksek gelirli insanlardansa, daha çok iş alanı yaratmak amacıyla düşük gelirliler için yapıyoruz. Siyasetin sagdaki yelpazesini yeniden tanimliyoruz.

 

İpek Cem: Sizin liderliğini yaptığınız ve "Yeni Ilımlılar" olarak adlandırılan siyasi hareket merkeze kaydıkça sağda boşluk yaratmıyor mu?

 

Fredrik Reinfeldt: Sağ kanatta bir alan kaldığında bunu iki türlü yorumlamak mümkün. Bazı durumlarda göçmenlere duyulan yabancı düşmanlığı sağ kanatta yer alabiliyor. Avrupa'daki komşu ülkelerde gözlemlediğimiz bu hareketi İsveç'te de görme riskimiz var. Halkımıza göçün, insanların gelip, ülkemizde iş bulması, aktif hayata katılması ve yeni İsveç'in yaratılmasında bir pay sahibi olması anlamına geldiğini göstermek çok önemli. Bunu başarırsak insanlar göçmenlere karşı daha olumlu yaklaşır. Bir diğer sağ eğilim de serbest pazarlara sahip olabilmek ve artan vergilerin ortadan kalkması. Şimdilik böyle bir girişimin zayıf kaldığı kanısındayım. Ancak dediğim gibi, İsveç'teki ılımlı parti, tıpkı İngiltere'deki muhafazakarlar gibi toplumun pratik yönüne hitap ediyor. İnsanların ihtiyaçlarını dinliyor ve bence gayet modern bir liderlik biçimini örnekliyor.

 

İpek Cem: İsveç'te kraliyet geleneğinin yaşatıldığını görüyoruz. Dışardan bakıldığında kraliyetle modernliğin bağdaşmadığını düsünürüz. İsveç'te devletle kraliyet ailesi arasındaki ilişki nasil şekillenir?

 

Fredrik Reinfeldt: İsveç'teki monarşi çok büyük destek görmektedir. Önümüzdeki yıl, yaz başında veliaht prensesimiz evleniyor. Oldukça modern bir kraliyet ailemiz var. Kendini halktan soyutlamayan, hep hayatın içinde olan, çagdaş düsünen ve bu nedenle büyük takdir toplayan bir kraliyet ailesi. Daima İsveç'in en popüler kişileri olarak tanımlanırlar. Çünkü demokrasi ve seçimler vardır. Kraliyet ailesinin İsveç halkını bir arada tutan ve tüm dünyaya tanıtan bir diğer etken olduklarını da söylemek mümkün. Siyasi rolleri olmadığı için de dengeyi kurduğumuzu söyleyebilirim. Bu nedenle de büyük saygı topluyorlar.

 

İpek Cem: Temmuz ayında başlayacak başkanlık döneminizde öncelik vereceğiniz diğer konular hangileri?

 

Fredrik Reinfeldt: İklim degişikliği sorununa çok önem vereceğiz. Aralık ayında Kopenhag Konferansı yapılacak. Avrupa Birliği'ni bir arada tutmaya çalışacağım, çünkü bu konuda bile bir takım farklı düşünceler mevcut. Uluslararası anlamda uzlaşmaya varabilmemiz için aktif bir Avrupa'ya ve Avrupa liderliğine ihtiyacımız var. Ekonomik kriz ve yarattığı sıkıntılı dönem de başkanlığımız süresince en öncelikli konularımızdan biri olacak. Kendi ürettiğimiz çözümleri ekonomik krize de uygulamaya çalışacağız. Bunun dışında uluslar arası suçlarla mücadele edebilmek için, önümüzdeki beş yıllık süreci kapsayacak olan yeni bir Stockholm programı hazırlıyoruz. Bunlar belli başlı önceliklerimiz diyebilirim. Çeklerin ve fransızların başkanlığı dönemlerinden öğrendiğimiz bir şey var: Her şeye hazırlıklı olmalıyız. Çünkü her gün dünyada bir sürü şey yaşanıyor ve herkesin gözü Avrupa'da. Bu nedenle de ne olursa olsun, hazırlıklı olmak durumundasınız.

 

İpek Cem: Obama yönetimiyle birlikte, Avrupa'nın Amerika'yla ilişkilerini geliştirme isteğinin arttığını biliyoruz. Avrupa Birliği ve Amerika'nın politik sorunlarda birbirine yaklaşması ve ortak çalışmalar yürütmesi isteniyor. Sizce önümüzdeki birkaç yıl içinde tablo nasıl olur?

 

Fredrik Reinfeldt: Bunu çok önemli buluyorum. Avrupa ve Amerika arasındaki trans-atlantik ilişki, aynı zamanda demokrasi, açıklık, el ele verip ekonomik krizle savaşma, güvenlik konuları ve iklim değişikliği gibi konularda da bizi birbirimize bağlayan bir ilişkidir. Bu nedenle de Obama yönetimiyle aramızdaki bağı kuvvetlendirmek istedik. Bu konuda da bir dönüşüm yaşandığını düşünüyoruz. Avrupa'da giderek daha çok insan ikili görüşmelerin artışını destekliyor. Kısacası umut vadeden bir başlangıç söz konusu ve amacına ulaşması için iki tarafın da üzerine düşeni yerine getirmesi gerekiyor.

 

İpek Cem: Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

 

Fredrik Reinfeldt: Teşekkür ederim.

 

Görüşme metinleri, orjinal bir metinden değil, sesli ve görüntülü televizyon röportajından deşifre edilerek yazılı hale getirilmiştir. İpek Cem ve NTV, işitme hatalarından, tercüme veya ses kayıplarından doğabilecek olası yanlışları engellemek için maksimum özen göstermektedir. Buna rağmen, deşifre ve tercümeden kaynaklanan anlam farkları ve hatalara rastlanması mümkün olabilir.