20 Şubat 2008
Gerd Leipold

İpek Cem'in bu haftaki program konuğu, dünyanın en etkin çevreci kuruluşlarından Greenpeace'in Başkanı Gerd Leipold. Greenpeace, Antartika'dan Amazon ormanlarına dünyanın her köşesinde ses getiren çevreci eylemleriyle tanınıyor. Greenpeace'in Amsterdam'daki merkez ofisinde gerçekleşen görüşmede, dünyanın ekolojik karnesi değerlendirildi.

İpek Cem: Bugünkü konuğum Greenpeace Uluslararası Başkanı Gerd Leipold. Dünyayı Yönetenler'e hoş geldiniz.

 

Gerd Leipold: Hoş geldiniz. Burada bulunmanızdan çok memnunuz.

 

İpek Cem: Greenpeace'in, isminden de anlaşılacağı üzere, iki ideali var: "yeşil" bir dünya ve "barış içinde" bir dünya. Oysa dünyaya baktığımızda onun ne "yeşil" ne "barış içinde" olduğunu görüyoruz. Dünyanın bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Gerd Leipold: "Greenpeace" gibi bir isme sahip olduğumuz için çok şanslıyız, çünkü bu isim misyonumuzun ne olduğunu çok iyi anlatıyor. Sizinle aynı fikirdeyim; dünyanın bugünkü durumuna baktığımızda görünüm hiç de iyi değil. Öte yandan dünyada daha önce hiç bu kadar büyük bir farkındalık yaşanmamıştı. İnsanlar artık çevreyi korumanın ne kadar önemli olduğunun, geleceğimizin çevreyi korumakla nasıl bağlantılı olduğunun farkındalar; düzgün bir hayat sürmek istiyorsak, barış içinde yaşayacağımız bir gelecek istiyorsak bir şeyler yapmamız gerektiğinin farkındalar. Burada iki durum var. Bizi endişelendiren ve aynı zamanda dünyanın her yerindeki insanları endişelendiren bir gerçeklik var. Bu arada, çevreyle ilgilenen insanların artık sadece zengin insanlar olmadığını özellikle vurgulamak istiyorum. İkinci durum ise dünyanın dört bir yanında insanların, gerçeklerin farkına varmış olması. "Biz ne yapabiliriz? Ben de bir şeyler yapmak istiyorum" diyor ve hükümetlerden ve büyük şirketlerden geçmişte olduğundan daha çok sorumlu davranmalarını talep ediyorlar.

 

İpek Cem: Bugün dünyanın gündemindeki en önemli konulardan biri küresel ısınma ve iklim değişikliği. Bu konulara dair çok sayıda bilimsel çalışma var. Ne olacağına, ne zaman olacağına, ne seviyede ve dünyanın hangi bölgesinde olacağına dair tartışmalar devam ediyor. Greenpeace olarak, elinizdeki verilere dayanarak, küresel ısınma nelere yol açacak?

 

Gerd Leipoli: Bence hâlâ bazı tartışmalar devam ediyor; ama Birleşmiş Milletler'in bütün ilgili bilim adamlarını bir araya getirdiğini ve bu bilim adamlarının ortak raporlar hazırladığını unutmamalıyız. Bu raporlarda küresel ısınmanın gerçekliği ve bunun da insanlar yüzünden oluştuğu teyid ediliyor. Küresel düzeyde sıcaklıkların arttığını görüyoruz. Sıra dışı bir şekilde sıcak geçen kışlar yaşıyoruz; kış mevsimi artık kışa benzemiyor. Ayrıca büyük fırtınalar kopuyor.

Küresel ısınmayı şimdiden yaşıyoruz. Ama küresel ısınmanın nedenini, yani sera gazlarının atmosfere salınmasını azaltamazsak bugün yaşananlar gelecekte yaşanacakların yanında hafif kalacak. Biz şu anda konuşurken bile sera gazlarının salınımının azalmak yerine hâlâ artmaya devam ettiğini unutmamalıyız. Önümüzdeki on yıl boyunca yapılması gereken en büyük iş bu olacaktır. Sera gazı salınımını kontrol etmek ve azaltmaya başlamak büyük bir sorumluluk ve büyük bir iştir.

 

İpek Cem: Küresel ısınmaya karşı etkili olabilmek için ülkelerarası koordinasyon da gerekiyor. Kirliliğe katkıda bulunan gelişmiş ülkeler varken bir yandan da Hindistan ve Çin gibi gelişmekte olan ve büyüme trendinde ülkeler var. Bu bölünme nasıl dengelenecek?

 

Gerd Leipold: Bence, tıpkı insan hayatına dair olduğu gibi, geleceğe dair de bir sorumluluğumuz var. Ama aynı zamanda bizden önce yaşanmışların da sorumluluğunu taşıyoruz. Sanayileşmiş dünya bugün sera gazlarının salınımının %80'inden sorumludur ve bunu zengin olmak ve büyüyen bir ekonomiye sahip olmak için yapmıştır.

Bu nedenle bugüne kadar sorunlara neden olan ülkelerin sera gazı salınımlarını azaltması gerekeceğine ve bu salınımın sonuçlarıyla mücadele etmenin maliyetini karşılamaya katkıda bulunması gerekeceğine hiç şüphe yoktur. Bazı ülkelerin, mesela Pasifik'teki bazı ada devletlerinin deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle önümüzdeki 20 yıl içinde sular altında kalarak yokolmaları büyük bir haksızlık olacaktır.

Bu çok büyük bir haksızlık ve zengin ülkelerin en azından finansal açıdan tazminat ödemeyi teklif etmelerinin gerekeceğine hiç şüphe yok. Ayrıca zengin ülkeler gelişmekte olan ülkelere yeterince etkin olmayan bir sanayileşme sürecinden geçmek yerine, etkin bir sanayileşme sürecine girmelerini ve iklim değişikliğine neden olmadan modern toplum halini almak üzere en etkin enerji üretim sistemlerini kullanmalarını sağlamak için teknoloji desteği vermeliler.

 

İpek Cem: Bazı kaynaklara göre, 2009'da Çin, sera gazı salınımında ABD'yi geride bırakacak. Kalabalık nüfusu ve dev ekonomisiyle büyümeyi sürdürecek.  Çin çevre kirliliğine neden olan büyük aktörlerden biri olarak tanınıyor. Ülkede çevre kirliliğine dayalı  ölümler yaşanıyor. Çin hükümetinde bunu değiştirmek için herhangi bir istek veya Çin halkında bu konuda bir hareketlilik görüyor musunuz?

 

Gerd Leipold: Evet, görüyorum. Bence bu olumlu bir işaret. Kyoto Protokolü'nün müzakerelerinde, bence, Çin hükümeti, birçok hükümete kıyasla kendini geliştirmeye çok açıktı. Gelecekte yaşanacak sorunda rollerinin ne olduğunu biliyorlardı. Ayrıca, geçmişte ne olmuşsa olsun, gelecekte iklim değişikliğinin bir noktada Çin'i de vuracağının farkındalar. Çin, nüfusu yoğun olan bir ülke ve şimdiden hava kirliliği yüzünden sorunlar yaşıyor. Hava kirliliğinin nedeni kömür yakılmasıdır. Bu nedenle Çin'in daha iyi bir enerji tedarik sistemi edinmesi gerekiyor. Çin'in yenilenebilir enerji kaynakları konusunda çok büyük hedefleri var. Ülkenin bunun için bir şeyler yapması gerekiyor. "Gerçekten iyi bir fikir" diyip geçiştiremezler, çünkü zengin ülkeler geçmişte bunu yapmıştı. Çin'in ABD'yi, küresel ısınmaya katkıda, geride bırakmakta olduğu doğru ama, ABD dünya nüfusunun %4'üne ev sahipliği yaparken, Çin'de dünya nüfusunun %20'si %25'i yaşıyor. Bu yüzden ABD'de kişi başına düşen gaz salınımı oranı, Çin'de kişi başına düşen gaz salınım oranından çok daha yüksek. Bu nedenle, gezegen üzerinde bir eşitsizlikten söz edeceksek, Amerika Birleşik Devletlerini ve özellikle de Bush Hükümetini irdelemeliyiz. Amerika'da hâlâ bazı güzel gelişmeler oluyor; ama George Bush petrol şirketlerinin adamıydı ve daima petrol şirketlerinin adamı olarak kaldı. Bush iklim değişikliğini hiç anlamadı ve bunu ciddiye almadı. Kendi bilim adamlarını dinlemedi. Enerji sorunuyla başa çıkmak için, enerjide bağımsızlık için eski moda yolları kullanmakta ısrar etti ve iklim değişikliğini görmezden geldi. Bu, tarih kitaplarında dünyanın en güçlü ülkesinin lideri tarafından sergilenmiş sorumsuz bir hareket olarak yer alacak.

 

İpek Cem: ABD'de başkanlık seçimleri yaklaşıyor ve adayların her biri çevre politikalarını ön plana çıkarıyorlar.  Sizce hangi aday çevre konusunda en iyi ve en gerçekçi programa sahip?

 

Gerd Leipold: İçinde bulunduğumuz bu durum, olumlu bir gelişme. İki - üç yıl önce hiç kimse iklim değişikliği konusunun ABD Başkanlık seçimlerinde bir rol oynayacağını düşünemezdi. Ama bugün Cumhuriyetçi Partiden John McCain iklim değişikliği konusuna en fazla ilgi gösteren isim. Demokrat Partideki adaylar Obama ve Clinton da "iklim değişikliğini ciddiye almalıyız" diyor. Bu nedenle ABD'deki Başkanlık seçimlerinde hangi parti kazanırsa kazansın, bir önceki yönetime göre büyük bir değişiklik yaşanacak. Bunun yaşanması gerekiyor, çünkü ABD sera gazı salınımının büyük bir kısmından sorumlu ve aynı zamanda "ne istersek yaparız; zenginliğimiz tartışma konusu olamaz" diyerek kötü bir örnek oluşturuyor.

Böyle davrandıktan sonra, nasıl olur da kalkıp yoksul bir ülkeye "gelecek için, çocuklarınızın geleceği için iklim değişikliğini ciddiye almalısınız" diyebilir ki? ABD kendi topraklarında yaptıklarının yanı sıra bir de dünyaya örnek oluşturuyor. Bence her şey doğru yönde ilerliyor. Değişim isteği politikacılardan değil; ABD vatandaşlarından ve Greenpeace gibi örgütlerden geliyor, çünkü biz hiç durmadan "Bu çok önemli bir konu. Bu konuda bir şeyler yapın" diyoruz.

 

İpek Cem: Ben de bu konuyu soracaktım. Özellikle ABD'de gençler arasında çevreye yönelik olarak samimi bir ilgi var. Çevrenin korunması ve dünyanın ekolojik dengesinin korunması konusunda aktivizmi nasıl görüyorsunuz? Çevrecilik Avrupa'da ilerlediği gibi ABD'de de ilerliyor mu?

 

Gerd Leipold: Bence kesinlikle ilerliyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde yepyeni bir aktivist kuşak yetiştiğini görüyoruz. Üniversitelere gittiğinizde birçok öğrencinin iklim değişikliği konusunda aktif olduğunu görüyoruz. Bu aynı zamanda demokrasilerin nasıl işlediğine dair çok güzel bir örnek. İnsanlar "bu önemli bir konu" diyor, politikacılardan daha çabuk öğreniyor ve konuyla ilgilenen politikaları seçiyor.

Benim ilham verici bir şey olarak gördüğüm ve Greenpeace'de bize ilham veren şey, iklim değişikliğiyle ilgili farkındalığın küresel düzeye ulaşması. Hindistan'a ve Çin'e yaptığım yolculuklardan biliyorum; üç - dört yıl önce bu ülkelerde iklim değişikliğinden söz etmek hiç de kolay değildi. Bugün durum artık daha farklı. Üç - dört yıl önce Hintli akademisyenler, politikacılar ve medya mensupları "Bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Fakir bir ülke olarak bizim başka konularla uğraşmamız gerekiyor" diyordu.

Ama şimdi bir farkındalık oluştu. Ganj nehrini besleyen kaynaklar değişiyor, Himalayalar'daki buzullar eriyor; deniz seviyesindeki yükselme Hindistan'ı da etkileyecek. Ülkede elektrik ihtiyacı artıyor ve ülkenin yararı için elektriğin daha etkin kullanım yolları aranıyor.

Her şey hızla gelişiyor. Özellikle gençler ve öğrenciler bu konularda duyarlı. Biz Avrupalılar "biz daha iyisini biliriz" diyerek konuya yaklaşmamalıyız.  Bütün bunlar dünya çapında oluyor. Bence bu, mükemmel bir ilerleme biçimi.

 

İpek Cem: Sera gazı salınımının azaltılmasından söz ederken yenilenebilir enerji kaynaklarından da söz ediyoruz. Biraz önce bu tür enerji kaynaklarından bahsettiniz. Bu konuda, çok fazla tartışma var. Sizce üzerinde odaklanılması gereken ve kullanılmaya başlayan teknolojiler hangileri?

 

Gerd Leipold: Birincisi kesinlikle rüzgar enerjisidir. Geçen ay, İspanya'da toplam enerji üretiminin %25'i rüzgar enerjisinden elde edildiği bir gün yaşandı. 20 yıl önce kimse bunu tahmin bile edemezdi.

20 yıl önce rüzgar enerjisinden söz ederken, enerji üretimi sektöründen insanların bize verdiği en iyi tepkinin gülmek olduğunu hatırlıyorum. Sadece "rüzgar enerjisi" dediğinizde bile insanlar size gülerdi. Ama şimdi ciddi bir sektör oluştu. Bazı ülkeler elektrik üretimlerinin %7'sini %10'unu veya %12'sini bu şekilde üretiyor. Bu ülkelerin sayısı hâlâ çok az ama büyüme oranları inanılmaz.

Ayrıca güneş enerjisi  var. Yoğunlaştırılmış güneş enerjisi yeni bir tartışma açtı. Güneş enerjisi açısından zengin ülkelerde enerji santrallerinin yeni türleri kullanılıyor. Güneş panelleri artık sadece çatılarda yer almıyor; güneş enerjisi yoğunlaştırıldığında pazarda büyük bir patlama göreceğiz. Geçtiğimiz yıl yenilenebilir enerji kaynaklarına 100 milyar dolardan daha fazla, yani nükleer enerjiden daha fazla yatırım yapıldığını düşünüyorum.

Finans sektörü bile bu alana büyük bir yatırımda bulunursa, giderek daha fazla sayıda ülke bunun yararlarının farkına varırsa, ülkenizin rüzgar enerjisi, güneş enerjisi ve bio-kütle enerjisi varsa, o zaman petrol veya kömür piyasasına bağımlı kalmazsınız.

Petrolün ana tedarikçisi olan ülkelere baktığınızda, bağımlılığı azalan her ülkenin daha iyi durumda olduğunu görürsünüz. Bu nedenle bence bu, hem çevre için daha iyi, hem de bağımsızlığınız için daha iyi olur. Yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmak ülkelerin güvenliği için de daha iyidir.

 

İpek Cem: Büyük enerji şirketleriyle, özellikle petrol şirketlerleriyle çoğu zaman ters düşüyorsunuz. Bu şirketler yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde çalıştıklarını ve dünyayı daha "yeşil" bir geleceğe taşımak istediklerini söylüyorlar. Bazı dev enerji şirketlerinin yenilenebilir enerji kaynakları konusunda yaptığı çalışmaların samimiyetine inanıyor musunuz?

 

Gerd Leipold: Birçok petrol şirketi için bu, bir pazarlama stratejisidir. Shell ve BP gibi bazı şirketler yatırımlarını azalttılar ama katranlı kumluk alanlar satın aldılar. Kanada'da satın aldıkları bu alanlardan petrol çıkarmaya çalışıyorlar. Bu, çok kirli ve zararlı bir teknoloji.

Şimdi de kuzey kutbuna yöneldiler. Kuzey Kutbu çok hassas bir çevreye sahip. Enerji şirketleri şimdi Kuzey Kutbuna yöneldiler; yaptıkları reklamlar ile şirketlerinin gerçekteki faaliyet alanları arasında büyük bir fark var.

Şirketlerini dönüştürmenin bir yolunu bulamadılar ve gelecek için sorumluluk taşıyan bir şirket modeli oluşturamadılar. Fosil yakıtlarını kullanmaya devam edemeyiz. Bu, gezegenimizin geleceği için sorumlu bir davranış olmaz. Gelecek kuşak için ve çevre için sorumlu bir davranış biçimi olmaz.

 

İpek Cem: Kuzey Kutbundaki buzullardan söz ettiniz. Kuzey Kutbu, düşünülenden daha büyük bir hızla eriyor ve bu da bazı ülkelerin kara suları veya petrol ve doğal gaz arayışı gibi bir dizi önemli konuyu gündeme getiriyor. Sizce en ideal yaklaşım ne olabilir? Böyle değerli alanlar nasıl korunabilir?

 

Gerd Leipold: Greenpeace'in tarihindeki en gurur verici başarı, Antarktika'nın korunmasıdır. Bundan 20 - 30 yıl önce Antarktika'nın mineral araştırmaları için kullanılması tartışılıyordu. Ama kamuoyu bu durumun farkına vardı ve biz de buna karşı yoğun bir kampanya yaptık: "Antarktika, çok hassas bir çevreye sahip. İnsanoğlu dünyanın her yerinde koloni kurdu. Neden bu güzelliğin bir kısmını korumuyoruz?" dedik. Sonunda çevrenin korunmasını sağladık. "World Park: Antarktika" kampanyamız başarılı oldu. Şimdi aynı şeyi Kuzey Kutbu için yapmaya çalışıyoruz. Kuzey Kutbunu korumak istiyoruz. "Kuzey Kutbunu bugün orada yaşayan insanlara ve hayvanlara bırakın. Madencilik ve petrol arama gibi kirli işlerle mahvetmeyin" diyoruz. Buzulların erimesini ciddiye almalısınız. Kuzey Kutbu korunmalı ve koruma altına alınmalı. Greenpeace bunu savunuyor.

 

İpek Cem: Dünyanın ekonomik büyümeye ihtiyacı olduğunu ve ekonomik gelişme için enerjiye ihtiyaç olduğunu biliyoruz.  İklim değişikliğini engelleyecek bazı politikaları uygulamaya başlarsak, ekonomik bir durgunluk yaşanmasının kaçınılmaz olduğu, insanların işlerini kaybedeceği sıkça savunuluyor. Sizce bu ne kadar korkutucu bir senaryo?

 

Gerd Leipold: Ben ekonomist değilim. Ama bence büyük bankalardan bazıları, çevreyi korumaya çalışmaktan çok daha korkutucu senaryoları riskli yatırımlarıyla yaşattılar.  Ekonomik büyüme ile enerji tüketimi arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını sağlayan örnekler verebiliriz. Danimarka gibi ülkeler yıllardır enerji alanında büyümeden ekonomik büyümeyi gerçekleştiriyor. Bizim yapabileceğimiz belki de en önemli şey, enerjiyi daha verimli biçimde kullanmamızdır. Bunu yapabiliriz. Sorun, ne kadar enerjiye ihtiyacımız olduğu değil; "enerjiyi en iyi nasıl kullandığımız"dır.

Size basit bir örnek vereyim. Bugün bir buzdolabı aldığınızda ve bunu 20 yıl önceki buzdolaplarıyla karşılaştırdığınızda, bugünkü buzdolabının eskisine göre üçte bir oranda elektrik kullandığını görürsünüz. Aynı miktarda elektrikle bugün buzdolabını üç kat daha fazla çalıştırabilirsiniz. Ama bugünkü sorunumuz, son 20 yıl içinde buzdolaplarının daha da büyümesi ve daha fazla sayıda insanın buzdolabı kullanmasıdır. Zengin ülkelerde bu kadar fazla enerji tüketilmese veya enerji tüketimi azaltılsa bile yine de ekonomik büyüme gerçekleştirilebilir. Zengin ülkelerde daha az enerji kullanıldığında, iklim değişikliğinin önüne geçmek mümkün olacaktır. Daha fazla enerjiye ihtiyaç duyan gelişmekte olan ülkeler de bundan yararlanabilecektir.

 

İpek Cem: Enerjinin etkin ve verimli kullanımından söz ediyorsunuz.

 

Gerd Leipold: Kesinlikle. Evet, kesinlikle. Her şey evde başlar. Enerji tasarruflu lambalardan kullanabilirsiniz; elektrikli aletleri beklemeye almak yerine kapatabilirsiniz. Evinizin daha iyi bir şekilde yalıtımını yapabilirsiniz. Otomobilinizi kullanırken de dikkatli olmalısınız. Aldığınız aletler de önemlidir. Hükümetler de çok şey yapabilir; nasıl yaşayacağımızı ve neler yapacağımızı söyleyemez ama hukuki çerçeveyi belirler. Mesela "yeni televizyon serilerinin her biri için nasıl bir iyileştirme gerekiyorsa, yapın. Ama bir önceki seriden daha az enerji kullanmalısınız" diyebilir, hükümetler.  Bu tek koşul olur. "Yeni nesil otomobiller geliştirilirken her bir neslin bir öncekine göre daha az benzin kullanması gerekir" denilebilir. Hükümetler bu standartları belirlerse, o zaman üreticiler de buna göre harekete geçebilir. Greenpeace olarak buna ne kadar vurgu yapsak az olur. Enerjiyi etkin kullanmamız gerekiyor ama önümüzdeki asıl büyük sorun, enerji tasarrufunun daha fazla otomobilde veya daha büyük evlerde kullanılmamasıdır. Enerji tasarrufunun, iklim değişikliğini önlemede ve fakir ülkelerin gelişmesine yardımcı olmada kullanılması gerekiyor.

 

İpek Cem: Avrupa Birliği sera gazı salımınının azaltılması 2020'ye kadar %20'lik bir oranla yenilenebilir enerji kaynaklarına geçilmesi için bir girişim başlattı ve bu girişim büyük alkış topladı. Ama şimdi bazı ülkelerin bu girişim dahilinde verdikleri sözlere uygun hareket etmediğini görüyoruz. Avrupa Birliği'ndeki bu insiyatifi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Gerd Leipold: Avrupa'daki çevre politikası geçmişte de iyiydi; şimdi de iyi. Avrupa ve hiç şüphesiz ki Avrupa Birliği dünyada bu konularda lider konumundadır. Ancak bazen sözler ve planlar gerçeklerden daha iyi görünebilir. Ulaşmaları gereken noktaya henüz ulaşmamış olan iki ülkenin ismini vereyim size. Bu ülkelerden ilki, Yunanistan'dır ve Yunanistan sera gazı salınımlarının artmasına izin vermiştir.

İkinci ülke de Avusturya'dır. Bunun dışında da verebileceğimiz daha iyi örnekler de var. Almanya da iyi bir iş çıkarıyordu; özellikle Doğu Almanya sanayisinin çökmesi bunda etkili olmuştu. Ama hükümetin "biz alternatif enerji kaynakları geliştireceğiz" yaklaşımı da bunda etkili oldu. Bence bir sonraki adım da bu olacak, yani bir plan ilan etmek değil; o planı gerçekleştirmek olacak. 

Özellikle enerjinin etkin kullanılması konusunda, yapmamız gereken çok şey var; hükümetlerin yapması gereken çok şey var. Yine de Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri'yle birlikte, bugün içinde bulunduğumuz durumun ana sorumlularından biri ve biz de bu yüzden de sera gazı salınımının azaltılmasında sorumluluk sahibi olmalıyız, teknolojiyi paylaşma sorumluluğunu taşımalıyız. Diğerlerine örnek olmalıyız ve böylece bütün dünyanın iklim değişikliğiyle mücadele etmesini sağlamalıyız.

 

İpek Cem: Türkiye gibi bir ülkeye baktığınızda, tabii ki biz de küresel ısınma konusunda endişeleniyoruz. Biz bir Akdeniz ülkesiyiz ve etrafımız denizlerle çevrili. Bir de nükleer enerji konusu var. Bizim bulunduğumuz bölge önümüzdeki beş, on, yirmi yıl içinde küresel ısınmadan etkilenecek. Sizce, ne tür değişikliklerin yaşanmasını bekleyebiliriz ve insanlarımızı bir fark yaratmaları için nasıl yüreklendirebiliriz?

 

Gerd Leipold: İklim değişikliği tartışmasındaki kaçamak noktası, her zaman için başka birilerine sorumluluğu yüklüyor olmanızdır. Amerika Birleşik Devletlerini suçlayabilirsiniz, Çin'i suçlayabilirsiniz, otomotiv sektörünü veya uçak sektörünü hedef gösterebilirsiniz. İşaret parmağınızla gösterebileceğiniz sizden büyük birileri her zaman olacaktır.

Her sektör, her ülke ve her bir birey bunu yaparsa, başkalarını suçlarsa,  hiçbir şey değişmez. Sonunda hepimiz acı çekeriz ve bu korkunç bir şey olur. Bu yüzden bizden daha büyük kurum ve ülkelerin olması ve onların sorumluluktan kaçması bizim daha fazlasını yapmamız için bir nedendir.

Türkiye gibi bir ülkede, bence iklim değişikliğine bir sorun olarak bakılırsa ve bu sadece bir maliyet unsuru olarak değerlendirilirse, hata yapılmış olur. Bu aynı zamanda bir fırsattır. Çünkü eninde sonunda enerji sistemlerimizi değiştirmek zorunda kalacağız. Bugün birçok ülke ithal ettiği petrol ve doğal gaza bağımlı.

Dünyanın her yerinde enerji altyapısının büyük bir kısmı hâlâ eski ve yenilenmesi gerekiyor. Şimdi bunu doğru bir şekilde yapabiliriz. Yenilenebilir enerji kaynaklarının sayısız avantajından biri de, bunun daha çok yerel sanayiye yönelik olmasıdır. Yerel sanayiler, ülke dışından gelen petrole ve doğal gaza bağımlı değildir.

Küçük çapta ve yeni işler daha fazla iş imkanı yaratır. Böylece yerel ekonomi de gelişir. Yenilenebilir enerji kaynağına yöneliyorsanız, o zaman çatınıza bir panel koymanız gerekir; ya da rüzgar gücünden yararlanacaksanız, rüzgar türbinlerinin inşasını üstlenecek yerel bir şirketle çalışmalısınız. Başka bir ülkeden çokuluslu bir şirketin gelmesini bekleyemezsiniz. Bunu kendi bölgenizde yaparsınız ve iş imkanları yaratırsınız; hizmet sunarsınız. Bütün bunları yerel düzeyde yaparsınız. Uluslararası enerji krizlerinin ve petrol krizlerinin gelişimine baktığınızda, rüzgar enerjisinden, güneş enerjisinden elektrik üretebilen herkes, petrole bağımlı olanlara göre uzun vadede daha mutlu olacak.

 

İpek Cem: Nükleer enerji çok tartışmalı bir konu. Sizin de bildiğiniz gibi Orta Doğu'daki ve Avrupa'daki bazı ülkeler nükleer enerjiyi kullanıyor ve kullanmaya devam edeceklerini açıkladılar. Bir de nükleer atık konusu var. Sizce nükleer enerji geçerli bir kaynak mı? Bu konudaki görüşünüzü  biliyorum ama yine de bunu sizden duymak istiyorum.

 

Gerd Leipold: Greenpeace'in konumu belli: Biz nükleer enerjiye karşıyız. Ama karşı olmak için de iyi nedenlerimiz var. Nükleer atık konusu henüz kesin bir çözüme kavuşturulamadı. Nükleer kazaların gerçekleşme tehlikesi de var. Mesela Çernobil, Türkiye'yi de etkiledi. Türkiye en fazla etkilenen ülkelerden biri oldu. Nükleer enerjiye sahip olduğunuzda, her zaman için nükleer silahlarla bir bağlantınız da olacaktır. Bu gerçeği Orta Doğu'da görebilirsiniz. Doğruyu söylemek gerekirse, bazı ülkeler, başka birçok enerji kaynağına sahip olmalarına rağmen neden nükleer enerjiyle ilgilensinler ki?

Hiç kimse bu ülkelerin nükleer silaha sahip olmayı düşünmediklerini söyleyemez. Herkesin açıkça kabul etmesi gereken bir şey var: nükleer enerji kararı aynı zamanda dünyada daha çok nükleer silah olması anlamına geliyor. Tek başına bu bile nükleer enerjiye şüpheyle yaklaşılmasının bir nedeni olmalı. Enerji açısından bakıldığında bile, nükleer enerjinin çok pahalı ve çok tehlikeli bir enerji türü olduğunu söylemek için çok iyi nedenlerimiz var.

Daha önce de alternatif enerji kaynakları konusunda söylediğim gibi, yerel bir ekonomi yaratmalıyız; çok fazla enerji üretmek yerine ihtiyacımız olan yerel enerji hizmetlerini sunmalıyız. Alternatif enerji kaynaklarıyla, elektrik erişimi olmayan insanlara elektrik götürebiliriz. Örneğin, Afrika'da onlarca nükleer santral inşa etmeyi ve böylece elektriği olmayan insanları elektriğe kavuşturmayı kimse düşünemez. Böyle bir şey olamaz. Kesinlikle olamaz.

Bu, çok tehlikeli bir teknolojiye yatırım yapmak demektir; bunun yerine enerji verimliliğinin sağlanabileceği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılabileceği alanlara yatırım yapılmalıdır. Bence nükleer enerji konusunda çok fazla tartışma yaşanıyor. Nükleer enerjinin neden olacağı bütün tehlikeler halen geçerli. Bence bu, Türkiye için de geçerli. Türkiye, depremlere karşı hazırlıklı olması gereken bir ülke ve ekonomisini geliştirirken yerel düzeyde ve doğadan veya güneşten gelen bir enerji kaynağıyla daha iyisini yerel kaynaklarla yapabilecek bir ülke.

Greenpeace'in nükleer enerjiye karşı çıkmasının nedenlerinden biri de, bunun bir haksızlık yaratıyor olması; çünkü nükleer enerjinin yararlarından şu anki kuşak yararlanacak ama bunun maliyeti ve riskleri gelecek kuşaklara kalacak. Bence bu büyük bir haksızlık. Dünyaya baktığımızda, ona çok fazla zarar verdiğimizi görüyoruz; yani çocuklarımıza pek de iyi bir miras bırakmıyoruz. Bu yüzden nükleer enerjinin iyi bir seçim olmadığını düşünüyoruz.

 

İpek Cem: Greenpeace olarak, ekolojik dengenin farklı alanlarında çalışıyorsunuz. Buna okyanuslar, ormanlar ve birçok farklı proje de dahil. Ormanların yok olması gerçekten çok üzücü. Ormanlar yok oluyor ve yasadışı kesimler devam ediyor. Bu konuda ne tür çalışmalarınız var? Nasıl bir ilerleme kaydettiniz ve ne tür tehditler görüyorsunuz?

 

Gerd Leipold: Öncelikle, ormanların yok olmasının bile iklim değişikliğiyle bağlantılı olduğunu söylemeliyim. Özellikle Brezilya'daki, Kongo'daki ve Endonezya'daki tropik ormanların yok olması, bütün iklim değişikliği sorununun %20'sini oluşturuyor.

Bu da aynı zamanda büyük bir fırsata sahip olduğumuz ve ormanların yok olmasını durdurarak iklim değişikliğinin neden olduğu etkiyi azaltabileceğimiz anlamına geliyor. Böylece bu harika ağaçları, o ormanlarda yaşayan insanları ve hayvanları koruyabileceğimiz anlamına geliyor.

Bu, büyük bir tehdit ama ormanları korumayı başarabilirsek büyük bir fırsata dönüşebilir. Bu sayede çok daha pahalı olan ve uygulaması çok zor olan öteki yollara başvurmak yerine bunu kullanabiliriz.

Sizin de söylediğiniz gibi, bu, bizim için gerçekten önemli bir konu. Amazonlarda yaklaşık 10 yıldan beri faaliyet gösteriyoruz. İki - üç yıl önce, Greenpeace büyük bir başarı kazandı; Amazon bölgesinden soya satın alan McDonalds'ı hedef aldığı zekice bir kampanyayla başarıya ulaştı. Sonra bölgede faaliyet gösteren diğer şirketlerle olan görüşmelerimizde McDonalds'ı kendi yanımıza aldık ve sonunda Amazon ormanlarındaki soya plantasyonlarının yok edilmesi konusunda iki yıllık bir moratoryum kazandık.

Bu moratoryum sayesinde Amazonlarda bir yenilenme yaşandı. Bunlar bizim için çok umut verici işaretler. Amazonlar artık sadece Batılı çevrecilerin ağaçları ve bitkileri korumak istediği bir alan olarak kalmıyor.

Brezilya halkı da bu konuyla yakından ilgileniyor. Amazonlarda yaşayan yerli halk "ağaçların kesilmesinin, su kaynaklarının kirletilmesinin bize bir faydası yok. Bizim bunlara ihtiyacımız yok" diyor. Yani bu, gerçek anlamda evrensel bir konu ve bölge halkları, ki bu halklar pek zengin değildir, bu konuyla yakından ilgileniyorlar. "Fakirseniz, her şeyi yaparsınız" diyen eski ve yanlış bir düşünce var. Bu tamamen yanlış bir düşünce. Belki yoksul halklar çevrelerine, ilişkilerine, ailelerine ve çocuklarına daha fazla önem veriyorlar. Bazen zengin olmak yerine doğaya ve hayvanlara daha fazla önem veriyorlar; çünkü doğayla bir bağları var.

 

İpek Cem: Hükümet politikaları, bizim şu anda üzerinde konuştuğumuz konuların çoğunu etkiliyor. Bazı hükümetler bu konuda daha ilerde; bazılarıysa daha geride. Türkiye gibi ülkeler için iyi çevre politikalarıyla örnek teşkil ettiğini düşündüğünüz ülkeler hangileri?

 

Gerd Leipold: Küreselleşme çağında insanların hızlı öğrenmesi ve karşılaştırma yapabilmesi çok iyi bir şey. Farklı ülkelerin farklı sistemleri varsa, bunları birbirleriyle karşılaştırabiliriz ve daha iyi olanını alabiliriz. İyi hükümet politikaları konusunda iyi bir örnek, Almanya'nın yenilenebilir enerji kaynakları konusunda uyguladığı politikadır. "Feed-in" yasası denen yasayla, yenilenebilir enerji kaynaklarından, rüzgar enerjisinden veya güneş enerjisinden elektrik ürettiğinizde bunun için belli oranda bir fiyat almayı garantiliyorsunuz. Yani sağlam bir yatırım yapıyorsunuz ve böylece bir sektör oluşturuyorsunuz.

Bu "feed-in" yasası bugün artık 50'den fazla ülke tarafından aynen alındı ya da uyarlandı. Türkiye'deki durumun ne olduğunu bilmiyorum ama böyle bir yasa örnek alınabilir. Bu, öteki ülkelerin inceleyip kendi durumlarına uyarlayabileceği çok iyi bir yasa örneği.

Kısa süre önce sanırım hükümetlerin iki farklı yüzünü gösteren bir örnek yaşadık. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ilginç işler yapıyor. Sarkozy şöyle dedi: "sürdürülebilirlik, hükümetim için gerçekten çok önemli bir konu, çünkü ülkemizin gelecekte de hayatını sürdürmesi gerekiyor".

Böylece toplumun çeşitli kesimlerinden, sendikalardan, iş dünyasından, Greenpeace gibi sivil toplum örgütlerinden ve tarım sektöründen bir grup insanı bir araya getirdi ve "en önemli konuların neler olduğunu ve çözümlerinin ne olduğunu tartışın" dedi. Tartışmalar üç - dört ay sürdü ve ardından da Fransa hükümeti bazı sürpriz açıklamalarda bulundu. Genetiği değiştirilmiş ürünler üzerinde çalışmalara son verildi; otoyol inşaatlarının azaltılması, toplu taşımacılığın arttırılması ve böcek ilacı kullanımının azaltılması için planlar yapıldı. Çok güçlü ve beklenmedik tedbirler alındı.

Ama Sarkozy aynı zamanda nükleer enerjiye inanıyor ve Libya'ya ve çok istikrarsız ülkeler olarak ve hatta terörizmin kaynağı olan öteki ülkelere nükleer enerji satmak gibi tamamen saçma işler yaptı.

Böyle bir şey yapmak sorumsuzluktur. Bence bunu kendisi de biliyor ama bütün bunlar nükleer enerjinin ne anlama geldiğini de gösteriyor. Nükleer enerji bir sanayiyle ilgili ve bir kez bir sanayi koluna sahip olduğunuzda, bundan para kazanmak istersiniz.

Bir kez para kazanmak istediğinizde, dikkate alınacak bütün unsurlar değişir. "Karşımdaki iyi bir iş ortağı mıdır?", "Böyle bir ülkeye girmek sorumluluk gerektirir mi?" gibi sorular sorulmaz ama sorulmalı.

 

İpek Cem: İklim değişikliği ve küresel ısınma da kendine özgü bir kelime hazinesine sahip olmaya başladı. Artık "karbon ticareti", "karbon sıfırlaması" gibi terimler vad.  Birçok farklı fikir var, kimi geçerli, kimi de sorgulanabilir konseptler var. Bu yeni terminoloji hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Gerd Leipold: Kimi zaman bütün bunlar benim bile kafamı karıştırıyor. Bu masum kelimeleri kullanırken çok dikkatli olunması gerekiyor; çünkü bu tür terimler bazen gerçeklerin üzerini örtebilir. Örneğin Bali'de çok sayıda "karbon borsacıları" görmek çok şaşırtıcıydı; onlar çevreyi korumakla veya iklim değişikliğini yavaşlatmakla ilgilenmiyorlar; onlar para kazanmakla ilgileniyorlar. Ama bu, karbonun 21. yüzyılın önemli bir değişim birimi olduğunu gösteriyor. Karbon bazı açılardan gerçekten önemli bir değişim birimi. İklime karşı ne kadar zarar verici bir şekilde hareket ettiğimizi karbonla ölçüyoruz; aynı zamanda iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasında ne ölçüde ilerleme kaydettiğimizi de karbonla ölçüyoruz. Yeni bir terminolojiye ihtiyacımız var; bu kadar basit. İklim değişikliğinin de, yani sera gazı salınımının da karbon nedeniyle yaşandığını biliyoruz. Sera gazı salınımını da karbonla ölçüyoruz ve her bir bireyin, her bir şirketin, her bir ülkenin ve her bir sanayi sektörünün buna ne kadar katkıda bulunduğunu biliyoruz. Bu konu gerçekten çok karışık ama çözümün nerede olduğunu biliyoruz ve istersek buna bir çözüm bulabiliriz ve hatta bunu ölçebiliriz. Bireyler olarak, şirketler olarak ve ülkeler olarak "gerçekten iyi bir iş çıkardık", "kendimizi geliştirmemiz gerekiyor" veya "çok kötü bir durumdayız" diyebiliriz. Biz Greenpeace olarak bunun yapılabileceğine inanıyoruz.

 

İpek Cem: Bu samimi röportaj için çok teşekkür ederim.

 

Gerd Leipold: Ben teşekkür ederim.

 

Görüşme metinleri, orjinal bir metinden değil, sesli ve görüntülü televizyon röportajından deşifre edilerek yazılı hale getirilmiştir. İpek Cem ve NTV, işitme hatalarından, tercüme veya ses kayıplarından doğabilecek olası yanlışları engellemek için maksimum özen göstermektedir. Buna rağmen, deşifre ve tercümeden kaynaklanan anlam farkları ve hatalara rastlanması mümkün olabilir.