26 Aralık 2007
Madeleine Albright

İpek Cem'in Dünyayı Yönetenler'deki program konuğu, Amerika'nin en güçlü kadın siyasetçilerinden, eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright. Cem'le Washington'daki ofisinde görüşen Albright, siyasi yaşamına, Amerikan Başkanlık yarışına ve Türk-Amerikan ilişkilerine yönelik önemli açıklamalarda bulundu. Prag'da diplomat bir ailenin kızı olarak doğan Albright, bu söyleşide Amerika'ya gelişine ve kadın olarak liderlik basamaklarını tırmanışına da ışık tutuyor.

İpek Cem: Bugünkü konuğum, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk kadın dışişleri bakanı Madeleine Albright. Programımıza hoş geldiniz.

 

Madeleine Albright: Sizinle birlikte olmak benim için bir zevk.

 

İpek Cem: Teşekkürler. Siz Amerikan rüyasını yaşadınız ve yaşamaya devam ediyorsunuz. 11 yaşında ailenizle birlikte Amerika'ya göçmen olarak geldiniz, akademik alanda ve siyasi alanda ülkenizin sayılı isimlerindensiniz. Bugüne baktığımızda ise Amerika göçmenlere karşı daha kapalı görünüyor. Şimdiki dönemde Amerikan vatandaşı olanların sizinle aynı şansa sahip olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Madeleine Albright: Amerika, gerçek anlamda sıra dışı bir ülke, çünkü tarihi boyunca göçmenleri kabul etmiş bir ülke. Bu topraklarda daha önce Kızılderililer dışında kimse yokmuş. Amerika, bir göçmenler ülkesi. Ben yasal yollarla gelmiş bir göçmendim. Bence, asıl sorunun önemli bir parçasını, yasadışı yollarla gelen göçmenler oluşturuyor. Amerika Birleşik Devletleri bence hâlâ çok açık bir resmi göç politikasına sahip. Ama sorun yaratan unsur, kaçak göçmenler oluyor. Yasal yollarla gelen göçmenler için fırsatlar hâlâ aynı fırsatlar... Amerika halkı, çok cömert, açık ve arkadaş canlısı. Çok sıkı çalışmaya istekliyseniz, Amerikan rüyanıza kavuşursunuz.

 

İpek Cem: Biyografinizde, 11 Eylül sonrasında Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyaya kapandığından söz ediyorsunuz. Sizce bu, böyle devam eder mi?

 

Madeleine Albright: Bence Amerika kendisini küresel bir güç olarak algılayan bir ülke olmadı asla. Amerika Birleşik Devletleri çok büyük bir ülke ve Amerikalıların çoğu yabancı dil bilmiyor ve ülkelerinin yaşanacak en iyi yer olduğunu düşünüyor. Bence, Irak savaşı, dünyanın bir parçası olma ihtiyacını Amerikalılar için daha az çekici bir hale getirdi. İnsanlar ABD'nin çok sevilen bir ülke olmadığını biliyor. Örneğin Clinton Türkiye'yi ziyaret ettiğinde, gördüğü ilgiye çok şaşırmıştım ama bugün Türk halkının sadece yüzde dokuzu Amerika hakkında olumlu düşünüyor. Ama bence Amerikalılar kendi haklarında ne düşünürlerse düşünsünler, bugün artık içindeki unsurların birbirlerine karşılıklı olarak bağımlı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ekonomilerimiz ticarete bağımlı, insanlarımız seyahat etmeyi seviyor ve yurtdışında yatırım yapıyor. Artık tam bir içe dönüşün yaşanacağını sanmıyorum.

 

İpek Cem: Dikkatleri üzerinize ilk kez ABD'nin Birleşmiş Milletler nezdindeki büyükelçisi olduğunuzda çektiniz. Kitabınızda da Güvenlik Konseyindeki konumunuzdan "14 takım elbise ve bir etek" diye söz ediyorsunuz. Sonra da Dışişleri Bakanı oldunuz. Bir kadın olarak bu iki rol sizin için ne kadar farklıydı? Sizce kadın olmak bir fark yarattı mı?

 

Madeleine Albright: Öncelikle, Birleşmiş Milletler'deki ilk Amerikalı kadın büyükelçi olmadığımı söylemeliyim. Gene Kirkpatrick BM nezdinde büyükelçilik yapmıştı. BM'de sayıları çok olmasa da kadın temsilciler vardı. Ben oradayken, Birleşmiş Milletler'de 183 üye ülke vardı ve aralarında ABD'nin de bulunduğu sadece yedi ülke kadınlar tarafından temsil ediliyordu. Bence bir kadın için ulusal güvenlik alanında var olmak kolay değildir, çünkü burası erkeklerin dünyasıdır. Kadınların kuvvet kullanma veya ülkelerini savunma konusunda zor kararlar veremeyeceğini düşünenler var. Ama ben bunun doğru olmadığını gösterdiğimi düşünüyorum. Bizler de ulusal çıkarlarımızı en az erkekler kadar iyi koruyabiliriz. Bence aradaki fark, kadınların anlaşma yolu aramasıdır. Genelleme yapıyorum ama birçok ülkede kadınların aynı fikirde olmadıkları insanlarla barış içinde yaşamak için bir yol aradıklarını düşünüyorum. Ama bu hiç de kolay bir iş değil. Benim için de kolay olmadı.

 

İpek Cem: Senatör Hillary Clinton başkanlık seçimlerine hazırlanıyor ve sizin de bu kampanyayı desteklediğinizi biliyoruz. Hillary Clinton'ın önce Demokrat Partiden başkan adayı olma ve sonra da başkan seçilme şansı sizce nedir?

 

Madeleine Albright: Çok uzun bir kampanya süreci içindeyiz. Seçim kampanyamızın öteki ülkelerden farklı olan yönü de bu. Seçimlere daha bir yıl var ama insanlar bir yıl öncesinden bunu konuşmaya başladı. Ben Hillary Clinton'ın aday gösterileceğine ve sonra da Birleşik Devletler Başkanı olacağına inanıyorum. Sizin de işaret ettiğiniz gibi, onu destekliyorum. Bence şansı çok yüksek. Başka ülkeler de kadın liderler seçti. Mesela sizin ülkeniz seçti. Almanya'da Angela Merkel var. Kısa süre önce Arjantin'deydim; Christina Kershner, ülkenin yeni kadın devlet başkanı olacak. Şili'de ve öteki ülkelerde de kadın liderler var. Pakistan'ın da kadın lideri vardı. Amerikalılar her konuda ilk olmayı severler; ama bu alanda ilk sırada biz olmayacağız. Yine de bir kadın lidere sahip olabileceğimizi göstermek zorundayız. Hillary'nin en iyi aday olduğuna inanıyorum, çünkü en deneyimlisi o.

 

İpek Cem: Başka ülkelerin de kadın liderleri olduğunu söylediniz; ABD küresel güç olduğu için ülkenin bir kadın tarafından yönetilmesi, dünya çapında daha büyük bir etki yaratacaktır. Bu yüzden kampanyaya büyük ilgi gösteriliyor. Sizce dış politika açısından ve sizin üzerinde yoğunlaştığınız alanlar açısından Hillary Clinton nasıl bir başkan olur?

 

Madeleine Albright: Hillary Clinton'ın bu konudaki açıklamalarını yakından takip ediyorum. En önemli dergilerimizden biri olan Foreign Affairs'ın son sayısında kendisinin bir makalesi var. Kısaca söylemek gerekirse, bence, Hillary ABD'nin çok güçlü olduğunu görüyor ama kullanacağımız tek yöntemin askeri güç olamayacağını biliyor. Gücümüzü, öteki ülkelerin de söyleyeceklerini dinleyerek ve bir ülkeye ne yapacağını söylemek yerine o ülkeyle ortak hareket ederek kullanabiliriz. Hillary, yazısında ittifak yapılarının öneminden ve ABD'nin uluslararası anlaşmalarla daha yakından ilgilenmesi gerektiğinden, iklim değişikliği konusunda yeniden olumlu bir tartışma içine girilmesinden, uluslararası kurumların yeniden yapılandırılmasından, nükleer silahların yayılması, terörizm, salgın hastalıklar gibi konularla başa çıkma yollarından ve bunu başka ülkelerle ortaklık içinde yapmaktan söz ediyor. Bence başkan olduğunda, Amerika'nın benzer sorunlarını çözmek için uluslararası topluma daha fazla elini uzatacağını göreceğiz.

 

İpek Cem: Bu, Doğu Avrupa'da ve dünyanın başka yerlerinde dış politika üretirken, uluslararası toplumla daha sık ilişkilerde olduğunuz Bill Clinton dönemiyle aynı çizgide mi olacak? İki dönem arasındaki fark ne olacak?

 

Madeleine Albright: İki dönem arasındaki fark, dünyanın bugün daha farklı olması. Ama yaklaşım açısından baktığınızda, Amerika Birleşik Devletleri'nin başka ülkelerle ortak politikalar üretilmesi açısından Bill Clinton dönemiyle benzerlik olacaktır. Ancak artık farklı bir dünyadayız, çünkü 11 Eylül, ABD üzerinde büyük bir etki yarattı. Bence Hillary silahların yayılması, terörizm, iklim değişikliği ve enerji krizi gibi mevcut sorunlarla mücadele etmeye çalışacak. Dost ve müttefik arayacak. Ama artık farklı bir dünyadayız ve Bush yönetiminden farklı bir anlayıştan söz ediyoruz. Bush yönetimi tamamen tek taraflı ve benim "tek boyutlu" olarak adlandırdığım bir dış politika yürütüyor, yani dünyanın sadece bir köşesine ve sadece askeri güç kullanımına odaklanıyor. Senatör Clinton, dünyanın başka yerlerindeki, Afrika'daki, Latin Amerika'daki sorunları çözmenin öneminden söz ediyor. Senatör Clinton, Türkiye'den çok etkilenmişti. Kendisi Türkiye'yi çok önemli bir dost ve bir müttefik olarak görüyor.  

 

İpek Cem: Sıradaki sorum da bununla ilgili olacaktı. Türk - Amerikan ilişkileri her zaman için NATO ittifakının önemli bir parçası olarak gelişti ve hep çok güçlü oldu. Ancak Irak harekatından bu yana, özellikle de 2003'te Meclis'in Amerikan askerlerinin Irak'a geçmek için Türkiye topraklarını kullanmasına izin vermemesinden sonra, Türk - Amerikan ilişkilerinde bir soğuma yaşandığını görüyoruz. Sizin bu konudaki gözleminiz nedir?

 

Madeleine Albright: Benim de gözlemim bu yönde. Sorun, bunun neden yaşandığı. Yabancı basına konuşurken ABD Başkanını eleştirmek benim için hep çok zordur, çünkü böyle bir şey uygun olmaz. Ama ben içinde bulunduğumuz durumu açıklamanın önemli olduğunu düşünüyorum: Amerika Birleşik Devletleri'nde birçok insan Irak'taki savaşa karşı çıkıyor ve Irak'ta olanlarla ilgilenmek yerine Afganistan'da olup bitenlere bakmamız gerektiğini düşünüyor; Ayrıca Saddam Hüseyin hayattayken acımasız bir diktatör olmasına rağmen, Irak'ın ABD için acil bir tehdit olmadığını düşünüyor. Senatör Clinton, Başkan Bush'un Birleşmiş Milletler aracılığıyla harekete geçerek Irak'a müfettişleri göndermesini ve ülkede kitle imha silahları olup olmadığını bu şekilde araştırmasını umuyordu. Bence askeri birliklerimizin Irak'taki savaşa katılmak üzere Türkiye topraklarından geçmesi konusunda Türkiye'yle daha iyi bir müzakere süreci gerçekleştirilebilir ve Türkiye bir müttefik olarak ABD yanına çekilebilirdi . Ama tabii ki ben olaya dışarıdan bakıyorum. Meclisinizden tezkere çıkmamasının olayları daha da karmaşık bir hale getirdiğine ve askeri harekatın şeklini değiştirdiğine hiç şüphe yok. Sonuçta olaylar birbirini izledi ve ilişkiler soğudu. Ben Türkiye'yi ziyaret etmeyi çok seviyorum ve ülkenizde birer birey olarak Amerikalılara karşı ve en azından Clinton yönetiminde çalışan bizlere karşı bir antipati veya düşmanlık olduğunu düşünmüyorum. Ama başkentlerimiz arasındaki ilişkilerin soğuduğunu düşünüyorum.  

 

İpek Cem: ABD eski Başkanı Clinton'la birlikte 99 depreminden sonra Türkiye'ye gelmiştiniz. Başkan Clinton, Türkiye'de büyük bir coşkuyla karşılanmıştı.

 

Madeleine Albright: Harikaydı... Ben galiba Başkan Clinton'dan önce bir kez gelmiştim ve kendisi sonradan gelmişti. Deprem kurbanları için çok büyük yardımlarda bulunulmuştu. Babanızla birlikte o bölgeleri dolaşmıştım. Babanız saygı duyulan bir dışişleri bakanı ve iyi bir dosttu. Türkiye'ye zirvelere katılmak üzere geldiğimizde Başkan Clinton Türkiye Büşük Millet Meclisi'nde de konuşmuştu. İki ülkenin gerçek dost ve NATO müttefiki olduğu o dönemde hissediliyordu.

 

İpek Cem: Türkiye'de hâlâ devam eden ciddi bir sorun yaşanmakta. Terör örgütü PKK Irak toprakları üzerinden Türkiye'ye saldırıyor. Bu, aynı zamanda ABD ile Türkiye arasında da bir tartışma konusu, çünkü Türkiye daha geniş kapsamlı bir operasyon istiyor. Ama bu karmaşık bir durum. Bu konudaki görüşleriniz neler?

 

Madeleine Albright: Ben PKK'nın bir terör örgütü olduğunu iyi biliyorum.  Aslında PKK'yı terör örgütü listesine koyduran bendim. Terör örgütleriyle mücadelede birbirimize yardım etmemiz gerekiyor. Irak'taki durum çok karmaşık. Bu sorunu askeri harekat çözememektedir. PKK konusundaki endişeyi anlayabiliyorum. Anladığım kadarıyla, Başkan Bush ve Başbakan Erdoğan, bu sorunun üstesinden birlikte nasıl gelebileceklerine dair önemli bir görüşme yaptı Washington'da. Ben de toplantı metinlerini okuyordum. Başkan Bush da PKK'nın bir terör örgütü ve bir düşman olduğunu söyledi ve bu konuda istihbarat paylaşımının ve işbirliğinin artacağına dair söz verdi. Ben de bunun gerçekleşeceğine inanıyorum.

 

İpek Cem: Sanırım diğer bir sorun da, içinde bulunduğumuz coğrafyada ve Ortadoğu'nun çok karmaşık bir durumda olması. Örneğin El Kaide ve öteki terörist gruplar. Bu yüzden Irak'ta düzensizlik hakim; Afganistan ve Pakistan'daki durum giderek kötüleşiyor. Bu noktada herkes Bush yönetimini eleştiriyor ve bir şeylerin yanlış gittiğini söylüyor. ABD'nin dünya siyasetinde büyük bir güç olduğu düşünüldüğünde, bu eğilimi tersine çevirmek için ne yapılabilir?

 

Madeleine Albright: Çok ciddi bir sorunla uğraştığımıza hiç şüphe yok. Dünyada bizi öldürmek isteyen teröristler var ve bunun bizim uydurduğumuz bir şey olduğunu sanmıyorum. Buradaki sorun, teröristlerle başa çıkmanın en iyi yolunu bulmak. ABD dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmasına rağmen askeri güç her şeyi çözebilecek bir unsur değildir. Bence teröristlerle mücadele, bugün Amerika ile Türkiye arasındaki işbirliği gibi bir işbirliği ve istihbarat paylaşımını gerektirmektedir. Hepimizin de üzerinde konuştuğu sorun, daha fazla terörist yaratmadan terörizmle nasıl mücadele edileceğidir. Amerika Birleşik Devletleri'nin Eski Savunma Bakanı Rumsfeld de bir keresinde Irak'ta öldürdüğümüzden daha çok terörist yaratıyoruz demişti. Bu yüzden terörle mücadele çok karmaşık bir iştir. Bu, 21. yüzyılda karşı karşıya kaldığımız farklı boyutta bir sorundur. Masum insanları öldürmeye çalışan gerçek teröristlerin kim olduğunu ve onları sadece memnuniyetsizlik taşıyan insanlardan ayıredebilmek gerekir. Gerçek teröristleri yakalamak zor bir iştir; ortak bir anlayış ve istihbarat paylaşımı gerektirmektedir. 

 

İpek Cem: Dünyada köktendinciliğin yükselişte olduğunu, kaynak yoksunluğunun, eğitime ve yaşamın temel gereksinimlerine erişim imkanının olmamasının daha fazla terörist yarattığını biliyoruz. Bununla nasıl başa çıkabiliriz? Örneğin İran konusuna gelince. Yaptırım uygulanmalı mı veya nasıl uygulanmalı? İran'ın nükleer silah geliştirmesine karşı nasıl bir tavır takınılmalı? Aynı zamanda yaptırım uyguladığınızda insanların neredeyse tamamının size karşı olduğu bir ülkeyle yüz yüze kalacaksınız. Bu ikilem nasıl çözülebilir?

 

Madeleine Albright: Bence en önemli hareket yolu, bir uluslararası topluluk olarak hareket etmeye çalışmaktır. İran gibi bir ülke nükleer silah geliştirirse ve bölge ülkesi İsrail'i yok etmekle tehdit ederse bunun herkes için bir tehdit olduğunu anlamak gerekir. Bu nedenle ABD'nin Birleşmiş Milletler'de yaptırım kararı aldırmaya çalışma yönündeki yaklaşımı, önemlidir. Ama bu, herkesin işbirliği yapmasını gerektiren bir durumdur. İşbirliğini sağlamak kolay değildir. Bence bu, bir diploması planını uygulamaya ve karara ulaşılabilecek bir konu olup olmadığını görmek için İranlı diplomatlarla konuşmaya, çalışmaya değer. Ama daha önce değindiğiniz bir konuya dönecek olursak, teröristleri yaratan nedenin ne olduğunu bilmiyoruz. İnsanlar yoksul ve memnuniyetsizse, bu durumun, teröristlerin o insanları kendilerine çekmesi için uygun bir ortam yarattığı söylenebilir. Bu arada bazı teröristlerin profillerinin çok farklı olduğunu da biliyoruz.  Teröristler ille de yoksul ya da eğitimsiz insanlar değiller; üstelik bizim ülkemizde de faaliyet gösteriyorlar. Bu yüzden bence işin en zor kısmı, teröristleri ortaya çıkaran şeyin gerçekte ne olduğunu bulmaktır. Bu, köktendincilik gün ötesinde; aşırıcılıktır. Ama teröristleri yaratan neden konusunda herkes aynı fikirde olamaz. Teröristler için tek bir profil yoktur. Bu tür çalışmalar ortak çaba gerektirmektedir.

 

İpek Cem: Uluslararası toplumun kriz durumlarıyla daha fazla ilgilenmesi gerektiğinden söz ettiniz. Avrupa Birliği, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler de kendilerini gösteriyorlar. Avrupa ülkeleri genellikle uluslararası krizlerde harekete geçmemekle suçlanıyor. Tıpkı zorlu kararlar alınması gerektiğinde Birleşik Devletler'in devreye girdiği Kosova'da olduğu gibi. Avrupa Birliği içinde dış politikanın daha net bir şekilde icra edileceğini düşünüyor musunuz? Ortak bir yaklaşım oluşacak mı, yoksa ülkeler yine bireysel mi hareket edecek?

 

Madeleine Albright: Avrupalılar ortak bir yaklaşım ve ortak bir dış politika geliştirmeye çalışıyor. Bence bu bazen işe yarıyor, bazen de yaramıyor. Bence şimdi asıl sorulardan biri, Kosova'da nasıl bir ilerleme sağlanacağına dair Avrupa'da ortak bir anlayış olup olamayacağıdır. Bence Avrupalılar onyıllardır, hatta yüzyıllardır birçok anlaşmazlığın yaşandığı bu kıtayı nasıl şimdi bir araya getirebileceklerini kurguladıkları bu değerlendirme sürecindeler. Avrupa Projesi ilerliyor ama yavaş ilerliyor. Yine de AB ülkelerinin gerçekten ortak çaba sergilediği durumlar da mevcut. Yeniden Kosova'ya dönecek olursak, Kosova konusunu BM'den geçiremeyecektik, çünkü Rusların bunu veto edeceği çok açıktı. Ama NATO aracılığıyla harekete geçebildik ve Türkiye de bunun önemli bir parçasıydı. Yani bugün ortak bir düşmanla mücadele etmenizi sağlayacak farklı kurumsal yapılar bulunmaktadır. Senatör Hillary Clinton'la ilgili daha önce söylediğim bir şeye dönecek olursam, bence kendisi ortak harekete geçmek amacıyla, hangi tür uluslararası yapıların kullanımına ağırlık vereceğini gösterecektir.

 

İpek Cem: Dünya çapında birçok insan sizi ABD'nin dışa açılan yüzü olarak tanıyor. Siz Prag'da doğdunuz. Biyografinizi okudum ve neredeyse tamamen babanızın izinden gitmişsiniz. Babanız da bir diplomattı, üniversitede saygın bir profesördü ve bir yazardı. Babanızın mirası, hayatınızı nasıl etkiledi? Avrupa mirası ve ailenizin geçmişi, kariyerinizi nasıl etkiledi?

 

Madeleine Albright: Birçok şekilde etkiledi. Ailenizin geçmişini ve bunun yanında gelen duygusal yükü birbirinden ayıramazsınız. Ben, savaşın yıktığı bir Avrupa'nın ve aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin çocuğuyum ve ABD'ye geldiği için çok memnun olan biriyim. Geçmişimin üzerimde yarattığı etki, olaylarda  fark yaratabilecek bir konumda olduğumu hissetmemi sağlıyor. Korkunç şeylerin yaşandığını gördüğümde, adeta mucizevi bir şekilde fark yaratabileceğim bir konumda olduğumu hissediyorum. Bu da bana verilenleri olumlu yönde kullanmaya yöneltiyor beni. İnsanların bana hep sorduğu ilginç bir soru var: "Ne kadar Avrupalı ve ne kadar Amerikalı" olduğumu soruyorlar. Bunu açıklamak benim için çok zor. Amerikalı olduğumu biliyorum, çünkü 11 yaşımdan beri burada yaşıyorum ve dünyaya bu büyük gücün penceresinden bakıyorum. Öte yandan Avrupalı köklerimin Avrupa ülkelerinin psikolojilerini ve komşularınızla geçinmenin ne kadar zor olduğunu anlamamda bana yardımcı olduğunu düşünüyorum. Avrupa'da mesafelerin çok kısa olduğunu ve karşılıklı bağımlılığın söz konusu olduğunu biliyorum. Yani ilginç bir karışımım diyebiliriz. Kendimi Avrupa - Atlantik ittifakının en iyi örneği olarak görüyorum. Avrupalı olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Türkiye'nin de Avrupa'nın bir parçası olacağını umuyorum.

 

İpek Cem: Hem akademik kariyere, hem de çok aktif ve gözönünde bir siyasi kariyere sahipsiniz. Aynı zamanda üç kızınız ve altı torununuz var. Ayrıca Albright grubu içindeki sorumluluklarınıza da zaman ayırıyorsunuz. Bütün bunları nasıl dengeliyorsunuz?

 

Madeleine Albright: Dengeleyemiyorum. Bu, çok zor. Siz de genç bir annesiniz ve bunun ne kadar zor olduğunu bilirsiniz. Ben yaptığım her şeyi severek yapıyorum ve bu da belli bir enerji ve tutku sağlıyor. Ama her şeyi dengelemek çok zor ve benim de hayatımda dengenin kaybolduğu dönemler oldu. Yine de sıkı çalışırsanız ve yaptığınız işi severseniz, bunun bir yolunu bulabileceğinize inanıyorum. Belki her gününüz denge içinde olmaz ama uzun vadede her şey dengelenir.

 

İpek Cem: Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

 

Madeleine Albright: Kaliteli sorularınız için ben teşekkür ederim. Siz de babanızın yolunda ilerliyorsunuz.

 

Görüşme metinleri, orjinal bir metinden değil, sesli ve görüntülü televizyon röportajından deşifre edilerek yazılı hale getirilmiştir. İpek Cem ve NTV, işitme hatalarından, tercüme veya ses kayıplarından doğabilecek olası yanlışları engellemek için maksimum özen göstermektedir. Buna rağmen, deşifre ve tercümeden kaynaklanan anlam farkları ve hatalara rastlanması mümkün olabilir.