21 Mart, 2007
Dr. Marc Faber

Dünyayı Yönetenler'de İpek Cem'in bu haftaki program konuğu, uluslararası piyasalara yatırımda dünyanın önde gelen isimlerinden Dr. Marc Faber. Uluslararası yatırımlarını Hong Kong'daki ofisinden yöneten İsviçreli işadamı Faber, aynı zamanda Time dergisine de dünya piyasaları ve ekonomik trendler konusunda yazılar yazmakta.

İpek Cem: Bugünkü konuğumuz, uluslararası piyasalara yatırımın önde gelen isimlerinden Marc Faber. Programımıza hoş geldiniz.

 

Marc Faber: Beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim.

 

İpek Cem: Sizi uluslararası yatırımcılar Gloom, Boom and Doom adlı raporlarınızdan tanıyor. Bu raporlardaki görüşlerin genelde piyasadaki görüşlere aykırı olduğunu da biliyoruz. Şu anda küresel piyasalardan beklentileriniz neler?

 

Marc Faber: Temel olarak, varlık fiyatları büyük bir artış gösterdi. Yani 2002'den beri gayrimenkul fiyatları arttı, hisse senedi fiyatları arttı, emtia fiyatları arttı. Piyasada yaygın olan görüşe göre, piyasadaki mevcut düşüş bir nevi düzeltme. Piyasa yükselmeye başladıktan sonra, sanıldığından daha ciddi bir durum olduğunu ve bir süre varlık fiyatlarının düşebileceğini düşünüyorum.

 

İpek Cem: Bir süre önce TIME dergisinde "Acı henüz dinmedi" isimli makalenizi okudum. Makalenizde, küresel piyasalarda düşüşün başlayacağı yönünde trendler olduğundan bahsediyordunuz. Böyle bir gelişmenin yavaş yavaş ortaya çıkacağını mı yoksa keskin düşüşler yaşanacağını mı düşünüyorsunuz? Bunun belirtileri nelerdir?

 

Marc Faber: 27 Şubat'ta ortaya çıkışı hiç de yavaş olmadı. Bir günde büyük düşüş yaşandı. Dolayısıyla, bu durumu muhasebe ederken, son birkaç yıldır dünya borsalarının yükseldiğini de göz önünde bulundurmalıyız. 2003'ten beri Hindistan borsası 5 katına yükseldi, zirve yaptığı dönemlerde. Türkiye borsası, 2001 ve 2002'deki en düşük seviyeden beri en az 6 katında zirve yaptı. Bu piyasalar uzun vadede yüzde 10 veya 20 düşse bile, olağandışı bir durum olmaz. Ama bana göre dünyada yapay bir ekonomik genişleme gerçekleşiyor. Amerika para bastı, bu durum tüketime ve ticaret açığına yol açtı. Cari hesap açığı, global likiditeye sebep oldu ve bu likidite de her yere yayılıyor. Varlık fiyatları dünya çapında arttırıldı. Bundan önceki durumlarda olduğu gibi, balon sadece hisselerde, mülklerde, petrolde değil. Bu sefer dünya çapında tüm fiyatlar fazlasıyla şişkin. Bana göre çok tehlikeli bir durum.

 

İpek Cem: Aynı zamanda, sahip oldukları gücü yeni yeni kullanmaya başlayan büyük ekonomiler var. Örneğin Çin ve Hindistan. Şu anda global piyasalarda farklı bir durum var. Siz buna eş zamanlı büyüme diyorsunuz. Bu kavramı biraz açabilir miyiz?

 

Marc Faber: Evet. Piyasalarla ilgili tahminde bulunmak zor bir iştir. Ama genel olarak, piyasaların iyiye gitmesi ve büyük yatırım fırsatları, her şeyin kötü gittiği zamanlarda gerçekleşir. İş dünyası kötüye gittiğinde, insanlar borsada, tahvil piyasalarında ve dövizde tonlarca para kaybettiğinde ve genel ruh hali olumsuz olduğunda, piyasalar iyiye gidecektir. Genel ruh hali olumlu olduğunda, gökyüzü bulutsuz olduğunda ve ilk iyileşme yaşandığında ise, çoğu kişi bunun yatırım için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyor. Aslında bu tehlikeli bir dönemdir. Ayrıca piyasadaki fiyatlara da yakınen bakmak lazım. Hisse senetleri artık ucuz değil, emtia ucuz değil, gayrimenkulün fiyatlanmasında ise konumu önemlidir. Belki Türkiye'nin kırsal kesiminde ucuz olabilir. Ama Londra'da, Boston'da ve New York'ta ucuz değil. 70'lerde yaşanan yüksek tüketici fiyat enflasyonunun aksine, şimdi yüksek varlık fiyat enflasyonu yaşıyoruz. Gayrimenkul , hisseler, emtia, hepsinde.

 

İpek Cem: Türkiye'deki gayrimenkul fiyatlarının daha da yükseleceğini düşünüyor musunuz?

 

Marc Faber: Evet. Öncelikle komünist- sosyolist ideolojinin çökmesi ve ayrıca 1998'den beri artan petrol fiyatıyla ilgili. Petrol fiyatı, varil başına 12 dolardan, geçen yıl 78 dolara kadar çıktı. Şimdi de 57 dolar. Bu durum elbette eski Sovyetler Birliği'ni ve aynı zamanda Orta Asya'yla Doğu Avrupa ekonomisini de etkiledi. Bu ülkelerin dünyaya açılması, ekonominin ağırlık merkezini batıdan doğuya doğru kaydırıyor. Başkan Bush, şu anda dünyanın en güçlü adamı olduğunu düşünebilir. Ama işin doğrusu, şu anda dünyanın en güçlü adamı Başkan Putindir. Çünkü 10 milyon varillik petrol üretimini kontrol ediyor. Başka kaynakları da var. Bu yüzden global ekonomi üstünde çok büyük bir güce sahip. İstanbul'un da coğrafi açıdan çok iyi bir konumda olduğunu düşünüyorum. Bu arada İstanbul'daki havaalanı, Amerika'daki birçok havaalanından daha kaliteli. Kıyaslandığında ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Türkiye modern dünyaya katılıyor, Amerika ise üçüncü dünya ülkelerine.

 

İpek Cem: Amerika neden üçüncü dünya ülkelerine katılıyor?

 

Marc Faber: Çünkü altyapıyı asla kurmuyorlar. Elbette Amerika'da çok nitelikli insanlar var. Yale ve Harvard üniversitelerine gidiyorlar. Ama bu sadece halkın elit kısmı, küçük bir bölümü. Halkın büyük kısmı, tamamen değil ama genellikle eğitimsiz.

 

İpek Cem: Siz bir ekonomistsiniz. Ama eminim yetenek konusunu da, daha doğrusu beyin göçü konusunu da inceliyorsunuz. Az önce Amerika'dan bahsettiniz. 11 eylül saldırısı ve ardından yaşananlardan dolayı, Amerikan toplumunun yabancılara kapandığını görüyoruz. En azından böyle olduğunu hissediyoruz. Sizce bu durumun yeni buluşlar veya Amerika'ya yabancı beyin göçü üstünde etkisi olacak mı?

 

Marc Faber: Bence bu durumu bir noktaya kadar zaten yaşamaya başladık. Bunun dışında göz önüne alınması gereken bir şey daha var. Komünist rejimlerde yaşayan insanlar. Komünist ve sosyalist rejimler eğitim dışında her konuda gerçek bir felaketti. Çin'de, Vietnam'da ve eski Sovyetler Birliğinde eğitimsiz insan göremezsiniz. Hepsi okuma yazma biliyor. Bazıları gerçekten çok başarılı. Çin'de ve Hindistan'da üniversiteden mezun olan gençler, günde 10 saat, haftada 7 gün, yılda 52 hafta çalışmazlarsa hayatta bir şansları olmayacağını biliyorlar. Çünkü çok büyük bir rekabet var. Çin'de bilim alanında her yıl 500 bin öğrenci mezun oluyor. İyi bir iş bulmak istiyorlarsa çok başarılı olmalılar. Göreceksiniz, zaman içinde dünya çapında tüm araştırmalar, Asya'da, Hindistan'da ve Çin'de yapılacak.

 

İpek Cem: Az önce, bu söylediklerinize paralel bir yorumda bulunmuştunuz. Birçok ürünün parçaları, örneğin uçaklar gibi karmaşık ürünlerin de parçaları zaten Amerika dışında üretiliyor. Sizce bu trend aynı hızla devam eder mi?

 

Marc Faber: Evet, tabii ki. Japon arabalarını ilk defa 50'lerde, İsviçre'de görmüştüm. İnsanlar bu arabalara gülüyorlardı çünkü ulaşım masraflarından dolayı rekabete giremeyeceklerini düşünüyorlardı. Japonlar motosiklet yapabilir ama arabalarıyla asla rekabete giremez sanılıyordu. Bugün dünyanın en iyi arabalarını yapıyorlar. 70'lerde Japonya, Tayvan ve Güney Kore'de... Elbette Kore ve Tayvan gerçekten fakir ülkelerdi. Ucuz tekstil, giysi, oyuncak üretiyorlardı. Ama bilgi ve deneyimlerini artırdılar, piyasalarını yükselttiler. Artık tüm bilgisayarlar Tayvan ve Çin'de yapılıyor. Çin aynı zamanda global ekonomiye de girdi. Ucuz mallar, spor ayakkabılar, basit giysiler ve aksesuarlar üretiyorlar. Yavaş yavaş değer zincirinde yüksek ve kaliteli ürünler üretiyorlar.

 

İpek Cem: Günümüzde dünya ekonomisi, birbiriyle eskiden olduğundan daha çok bağlantılı. Örneğin Amerika'da yaşanan bir durgunluk, Çin'in ihracatını etkileyecektir. Diğer birçok olay da başka olayları tetikleyecektir. Bu, eğer temel piyasalarda düşüş yaşanırsa, bunun tüm ülkelere yayılacağı anlamına mı geliyor?

 

Marc Faber: Bence burada irdelenmesi gereken iki farklı mesele var. Birincisi, global ekonomide önceden çok büyük orana sahip olan Amerikan ekonomisi önemini kaybediyor. Teorik olarak konuşursak, Amerika'da durgunluk yaşanırken Asya'da genişleme görülebilir. Belki bu büyüme, son 5 yıldır Çin'de gördüğümüz gibi yılda yüzde 10'luk bir büyüme olmayacaktır. Bu yıl Çin'de ilk 2 ayın sanayi üretiminde, yüzde 18.5'e kadar artış yaşandı. Tabii biraz yavaşlayabilir. Ama Çin'de ve Hindistan'da o kadar düşük bir seviyeden başladık ki, global bir sıkıntı yaşansa bile, ekonomik açıdan büyümenin devam edeceğini düşünüyorum. Finans piyasalar ve aktif piyasalar bambaşka bir konu. Çünkü global oyuncuların bulunduğu finans piyasaları artık küresel anlamda işliyor. Bunlar yatırım bankaları, New York'taki yatırım bankaları, örneğin Goldman Sachs, Morgan Stanley, Meryll Lynch ve yüksek riskli yatırım fonları... Örneğin hazine bölümleri, piyasada gece gündüz işlem yapan Exxon-Mobil gibi çok uluslu şirketler, bu fonları çok önemsiyor. Bir piyasada veya bir bölgede önemli bir gelişme olursa, bunun yankıları dünyaya yayılabilir. Global likidite genişler, her şey yükselir. Bazıları diğerlerinden daha çok yükselir. Global likidite daraldığında, her şey düşer. Bazıları diğerlerinden daha çok düşer.

 

İpek Cem: Endüstri ve büyüme açısından, enerji de oldukça önemli ögelerden biri. Eskiden G7 ülkeleri, en çok petrol kullanan ülkelerdi. Ama artık gelişmekte olan piyasalar yüzünden bu trend de değişiyor. Gelişen ülkeler yeni kaynaklar kullanıyorlar ve doğal kaynakların yetmemesi de sorunlardan biri. Sizce emtia piyasasında bir sıkıntı yaşanıyor mu?

 

Marc Faber: Temel olarak Çin, emtia konusunda en önemli kullanıcı. Dünyada demir cevheri üretiminin yüzde 27'sini, bakır üretiminin yüzde 22'sini kullanıyorlar. Bu oran 1990'da yüzde 6'ydı. Yani Çin'de sanayileşme ve şehirleşme yaşanıyor. Her yıl 20 milyon insan, kırsal kesimlerden şehre göç ediyor. Bunların kaynağa ihtiyacı var. Bu yüzden emtia fiyatlarını yükselttiler. Hindistan, bir milyar insanla geliyor. Yani genel olarak talep artacak. Her yıl aynı oranda olmasa da, büyümeye devam edecekler. Ama genel talep azalmayacak.

 

İpek Cem: Emtia diyorduk... Emtianın gittikçe azaldığından ve fiyatların da gitgide arttığından bahsettiniz. Günümüz dünyasında emtia ve özellikle petrol piyasalarına bakışınızı öğrenebilir miyim?

 

Marc Faber: Şu anda dünyada 84 milyon varil petrol üretiliyor. Petrol üretiminin arttırılıp arttırılmaması konusunda da tartışmalar yaşanıyor. Ama işin aslı şu ki, çok büyük petrol sahalarının çoğunda üretim azalıyor. Suudi Arabistan'da bulunan, dünyanın en büyük petrol sahası Gavar'da 500 milyon varil petrol üretildi. 1949'da keşfedildi ve 51'de üretime başlandı. Ama bir gün oradaki üretim de azalacak. 1973'te ilk petrol şoku yaşandığında, Amerika petrol konusunda yüzde 67 oranda kendine yetecek düzeydeydi. Şu anda bu oran sadece yüzde 35. Yani Amerika, ihtiyacı olan petrolün yüzde 65'ini dışarıdan alıyor. Çin'e bakarsak, onlar da 1994'e kadar kendilerine yetecek durumdaydılar. Dünya çapında Amerika'dan sonra en çok petrol tüketen ikinci ülke. Amerika petrole tüketim için ihtiyaç duyuyor, Çin ve Hindistan ise büyümek için. Bu da gerginliğe yol açıyor çünkü petrol miktarı kısıtlı. Önemli bir konu daha var. Emtia fiyatları düştüğünde, 1985-86'da petrol fiyatı düştüğünde Sovyetler Birliği dağıldı. 96- 98 yılları arasında petrol fiyatı düştüğünde Rusya'da 98'de kriz yaşandı. Petrol fiyatının artmasıyla, güç dengesi farklı insanlara dağıldı. Örneğin Putin, Ahmedinejad, Hugo Chavez, Evo Moralez. Artık bu liderler büyük bir güce sahip çünkü birçok kaynağı kontrol ediyorlar.

 

İpek Cem: Türkiye, coğrafi konumu dolayısıyla bazı petrol boru hatlarının ortasında bulunuyor. Yapımı yeni biten Baku- Tiflis- Ceyhan hattı var. Azerbaycan’da Hazar Denizi’nden çıkacak doğalgazın Avrupa’ya Türkiye üzerinden nakledilme projesi var. Türkiye'den geçerek Yunanistan, İtalya ve Avrupa'ya da satılacak. Bu durum elbette doğalgaz konusunda Rusya ve Gazprom’la rekabet yaratacak. Fiyatlar ucuzlayacak. Amerika da bu projeyi destekliyor. Türkiye'ye bir tür enerji kavşağı olarak bakabiliriz. Hiç olmadığı kadar yoğun bir kavşak. Sizce bu durum ekonomimizi ne şekilde etkiler?

 

Marc Faber: Bence genel olarak Türkiye'nin önemi artıyor. Batı dünyasına doğru bir tür enerji taşıyıcısı konumuna geldi. Ancak Türkiye bu yüzden tuhaf bir durumun da içinde kalıyor. Zamanı geldiğinde kimi destekleyecekler? Orta Asya'da ve Orta Doğu’da üç büyük süper güç var. Irak'a girmiş olan Amerikalılar. Kim bilir, belki İran'a da saldırırlar. Ama aynı zamanda Çin etkisi de var. Çin'in Orta Asya'yla 3 bin kilometrelik sınırı var. Kazakistan'la, Kırgızistan'la, Tacikistan'la, hatta Afganistan ve Pakistan'la bile sınırı var. Onlar için Orta Asya, kaynak açısından çok önemli. Şu anda Kazakistan'a giden bir boru hattı var. Orta Asya'dan geçerek Orta Doğu’ya da erişmek istiyorlar. Ruslar için Orta Asya son derece önemli. Bildiğiniz gibi Şangay İşbirliği Örgütü adında, Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'ın dahil olduğu bir kuruluş var. Amerika'nın bölgedeki etkisini dengelemek konusunda çalışan oldukça güçlü bir oluşum haline geldi.

 

İpek Cem: Bundan bahsetmeniz çok ilginç, çünkü imparatorluklarda da zaman içinde güçlerin nasıl dağıldığından söz etmiştiniz. Ekonomik güce bakarsak, genellikle siyasi ve askeri güçle bağlantılı olduğunu görüyoruz. Şu anda, özellikle de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, bir süredir Amerika süper güç konumuna geldi. Sizce Çin veya diğer Asya ülkelerinin bu tür bir politik güce ulaşmaları mümkün mü?

 

Marc Faber: Bence güç dengeleri son 4- 5 yılda büyük derecede değişti. Çin devlet başkanı Hu Jintao, şimdiden birkaç kez Latin Amerika'yı ziyaret etti. Birçok kez Afrika'ya gitti. Sadece Afrika'dan petrol almak isteyen Avrupa ve Amerika'nın aksine, Çinliler orada bütün bir altyapı kurabiliyorlar. Çin'in, altyapı kurmak için 5 milyon Çinli'yi gemilerle Afrika'ya göndermesi, onları ülkede tutmaktan ucuza geliyor. Dolayısıyla altyapıyı kurabiliyorlar. Aynı zamanda tarım ürünleriyle de ilgileniyorlar. Üçüncü dünya ülkeleriyle sanayileşmiş ülkeler arasındaki ilişkilerin kesin sınırı budur. Tarıma verilen destek. Amerika'da pamuk için, şeker için, birçok şey için sübvansiyon sağlanıyor. Çin ise Latin Amerika'dan, Arjantin'den, Brezilya'dan ve Afrika'dan tarım ürünü almak istiyor. Güç dengelenmesi kavramı, son birkaç yıldır pek çok kez telaffuz edildi. Elbette kontrolü altındaki 10 milyon varil petrol üretimiyle, platinle ve diğer kaynaklarla, Rusya Devlet Başkanı Putin de çok güçlü biri haline geldi.

 

İpek Cem: Bu güç dengelerinde Avrupa Birliği’nin konumu nedir sizce?

 

Marc Faber: Bence Avrupa Birliği, hoşlarına gitse de gitmese de, Rusya'yla iyi ilişkiler içinde olmalı. Bence ileriye gidebilmeleri için gereken koşullardan biri bu. Bence bugünkü Rusya, komünist rejim altındaki Rusya'ya benzemiyor. Ayrıca komünistlerin zaten Avrupa'yı işgal etmek istediklerini düşünmüyorum. Ve bence dünyada, Amerika'dan farklı görüşlere sahip ülkeler olmalı. Amerika'nın gücüne yönelik bir karşı denge oluşturmalı. Çünkü Amerika'nın dış politikası için uzun süredir, özellikle de mevcut yönetimde, "gerçek bir felaket" diyebiliriz.

 

İpek Cem: Madem felaket olarak nitelendiriyorsunuz, Irak'la ve oradaki çözümsüzlüğün bölgedeki ekonomik büyümeye yaptığı etkilerle ilgili görüşlerinizi alabilir miyim?

 

Marc Faber: Orta Asya ve Orta Doğu’daki ekonomik büyümeyi çoğunlukla petrol fiyatı yönlendiriyor. 98'de 12 dolar olan petrol fiyatı, geçen yıl 78 dolara çıktı. Bu yıl da 57 dolar civarında. Bu yüzden Orta Doğu’daki ekonomi yükseldi. Bundan Türkiye de yararlandı çünkü Orta Doğu’ya yapılan ihracat gittikçe ve hızla artıyor. Çin'in Orta Doğu’dan isteyeceği petrol miktarı da elbette zaman içinde artacaktır. Çünkü Amerika Nijerya'dan, Venezüella'dan ve diğer ülkelerden petrol alabiliyor. Ama Japonya, Çin ve Güney Kore'ye baktığımızda, petrolün büyük kısmının orta doğudan geldiğini görüyoruz. Bu durum, orta doğu ve Asya'daki büyüme oranını arttırdı. Daha çok yatırım yapılıyor. Ama tabii ki büyüme oranı, petrol fiyatına bağımlı olacaktır. Eğer biri petrol fiyatlarının düşeceği tezini ortaya atarsa, o zaman Suudi Arabistan'ı gözden çıkarmanızı söyleyebilirim.

 

İpek Cem: Peki sizce Irak'ın içinde bulunduğu durumun etkileri bölge ülkelerine taşabilir mi?

 

Marc Faber: Bence bu büyük bir sorun. Çünkü Saddam Hüseyin döneminde Irak’ta yönetime Sünniler hakimdi. Amerikalılar Saddam Hüseyin'den kurtuldu ama Şiileri de sevmiyorlar. Çünkü Şiiler, İran'la yakın ilişki içindeler. Bu yüzden yeniden Sünnileri desteklemek zorundalar. İnanın bana, bu bölgedeki bir sonraki savaş senaryosunda Çin'le Amerika'nın tankları karşı karşıya gelmeyecekler. Ama tahmin edeceğiniz gibi, Amerika'nın Orta Doğu ve Orta Asya'da başardıkları, Çin'in ve Rusya'nın çıkarlarına tamamen ters düşüyor. Bence emtia fiyatları yükseldiğinde, ülkeler bu kaynakların tedariki konusunda endişelenmeye başladılar. Uluslararası düzeyde gerilim arttı ve nihayetinde savaş çıktı. Elbette savaş zamanlarında petrol fiyatı da çok yükselir. Size bu kadarını söyleyebilirim.

 

İpek Cem: Peki ya alternatif enerji? Gerçek bir alternatif olabilmesi için yeterince ilerlendiğini düşünüyor musunuz?

 

Marc Faber: Evet. Eminim bir gün çocuklarımız, bizim şu anda kullandığımızdan daha az petrol kullanacaklar. Aslında sorun enerjinin maliyeti ile ilgili. Alternatif enerji son derece pahalı. Arabaların daha az enerji kullanmasını sağlayan yeni teknolojiler de çıktı. Ama bakın, Amerika'da kişi başına düşen petrol tüketimi oranı yılda 27 varildir. Japonya'da 17, Çin'de 1.8, Hindistan'da ise sadece 0.8'dir. Yani ister alternatif enerji, ister başka bir şey olsun, bu ülkelerin talepleri artacaktır.

 

İpek Cem: Globalleşme dediğimizde, ekonomik gelişmeden de bahsediyoruz. Bazıları buna politik reform ihtiyacını da ekliyor. Bazen ekonomi büyüyor ama toplumlar geride kalıyor. Buna Çin veya Hindistan'ı örnek verebiliriz. Sizce toplum bu değişim hızına yetişebiliyor mu?

 

Marc Faber: Bu soru bana sürekli soruluyor. "Çin'deki toplumsal huzursuzluk ne olacak?" Sizi temin ederim, 20 yıl önce tek bir Çinli bile hayat standartlarının bu kadar gelişeceğini tahmin edemezdi. Sadece nüfusun yoğun olduğu büyük şehirlerde de değil. Kırsal bölgede bile insanlar, komünizmin çatlamaya başladığı dönemlerden, Mao Çe Tung zamanındakinden çok daha rahat yaşıyorlar. Dolayısıyla insanların beklentileri aşıldı. Çoğu kişi istikrar istiyor. Sorun istemiyorlar. Çin'de demokrasi olmadığını söyleyenler var. Oysa Çin'de bir tür demokrasi var. Şehirlerin belediye başkanları ve komünist parti üyeleri için seçim yapılıyor. Tek partili bir sistem ama merkez komitede kimin olacağını, en yukarıdaki koltuğa kimin oturacağını seçimle belirliyorlar. Bana sorarsanız, 1950'lerden 1980'lerin sonuna kadar Japonya'da, Singapur'da, Tayvan'da ve Güney Kore'de gerçek bir demokrasi yoktu. Hatta Singapur bugün de aynı durumda. Ancak halklarının yaşam standartlarını yükseltmek konusunda son derece başarılı oldular. Bazı ülkelerde gerçek gayrisafi milli hasıla oranı, gerçek enflasyon oranı, 35 yıl boyunca başarılı bir şekilde yüzde 8'de tutuldu. Çin'de kişi başına düşen gelir, son 25 yıldır her 10 yılda bir ikiye katladı. İnsanlar 20 yıl önceki hallerinden katbekat iyi durumdalar. Ben İsviçreliyim. Size şunu söyleyebilirim ki, İsviçre'deki orta sınıf ve işçi sınıfı, 25 yıl öncesinden daha iyi durumda değil. Ama zenginler daha iyi durumda. Çünkü gayrimenkul ve hisse senetlerinin fiyatlarında müthiş artış yaşandı. Bu da zenginlerin yararına oldu. Ama orta sınıfın yararına olmadı.

 

İpek Cem: Yani Çin'de ve Hindistan'da gelir artışının alt sınıflara doğru yayıldığını mı söylüyorsunuz?

 

Marc Faber: Elbette sınıflar arasında büyük uçurumlar var. Türkiye'de de olduğu gibi. Amerika'da da bunun gittikçe arttığını görüyoruz. Bunu açıkça belirtmeliyim. Ama genel olarak şirketler başarılı oluyor. İşe aldıkları kişiler, eğitimli kişiler. Ayda 2 bin, 3 bin dolar kazanıyorlar. Sonra da bu parayı lokantalarda ve dükkanlarda harcıyorlar. Sonuç olarak herkesin yaşam standardı yükseliyor.

 

İpek Cem: Asya ülkelerinin gittikçe zenginleşmesinin etkilerinden ve bu durumun turizm bağlantısından bahsettiniz. Genç nüfus oranı da gerçekten yüksek. Özellikle Avrupa ülkelerini hatta Türkiye'yi bile etkileyecek galiba..

 

Marc Faber: Evet, öyle düşünüyorum. Güney Kore ve Tayvan'da yaşayanlar, 1985-86 yıllarına kadar seyahat edemediler. Şu anda her yıl ülkeden çıkış yapan insan sayısı, toplam nüfusun yüzde 20'si civarında. Çin'de yaşayanlar da seyahat edemiyorlardı. Bugün bile hâlâ bir takım kısıtlamalar var. Ama artık daha özgürler. Ve Çin'den yurt dışına çıkış yapan insanların sayısı, son 10 yıl içinde 5 milyondan 35 milyona çıktı. Ülke dışına çıkan Çinlilerin yüzde 80'i, ilk olarak kumarhaneye gidiyor. Avrupa'yı ve Türkiye'yi de ziyaret ediyorlar. Uzun vadede bakarsak, Türkiye'yi ve Avrupa'yı ziyaret eden turistlerin büyük kısmını Çinliler oluşturacak. Hem de en büyük kısmını.

 

İpek Cem: Bunu unutmayacağım. Aslında...

 

Marc Faber: Belki de Çince öğrenmelisin.

 

İpek Cem: Evet, eşim sürekli çocukların Çince öğrenmesi gerektiğini söylüyor.

 

Marc Faber: Kesinlikle. En azından birkaç kelime.

 

İpek Cem: İşe yönelik kapsamlı Çince öğrenmelerini istiyor.

 

Marc Faber: Katılıyorum...

 

İpek Cem: Aslında İsviçrelisiniz ama 1973'te Hong Kong'a taşındınız ve o zamandan beri de oradasınız. Sizi oraya taşınmaya iten neydi?

 

Marc Faber: New York'ta eğitimimi tamamladıktan sonra 1970 yılında çalışmaya başladım. İsviçre'de yaşamak istemiyordum çünkü İsviçre'de çok fazla tanıdığım vardı, ailem oradaydı. Ama ben kimseyi tanımadığım bir yere gitmeyi hayal ediyordum. Kendi hayatımı kurup özgürlüğümü kazanmayı, kimseye teşekkür etmek zorunda kalmamayı arzuluyordum.

 

İpek Cem: İsteğinizi gerçekleştirmişsiniz. Şu anda bunun doğru bir karar olduğunu görüyoruz. O dönemde bu kararı çok sorgulayan oldu mu?

 

Marc Faber: O dönemde Vietnam savaşı devam ediyordu. Mao Çe Tung hâlâ hayattaydı. Asya'daki devlet sistemleri yüzünden büyük gerginlik yaşanıyordu. Ama ben fırsatı gördüm. Çünkü Japonya'nın büyüdüğünü görmüştüm. Japonya bu kadar büyüdüyse, sıradakiler Tayvan ve Güney Kore olacak, diye düşünmüştüm. Sonra Asya'daki diğer ülkelere baktım. Ve komünizm çöktüğünde Çin, Şangay ve özellikle de Vietnam'la ilgilenmeye başladım.

 

İpek Cem: Şu anda yatırım yapılması gerektiğini düşündüğünüz ülkeler hangileri?

 

Marc Faber: Şu anda yatırım yaparken dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. Ama yine de gelişmekte olan ülkelere odaklanırdım. Büyüme potansiyelinin yüksek olduğu, daha doğrusu batı Avrupa'dan ve Amerika'dan yüksek olduğu ülkelere. Piyasalarda düşüş yaşanırsa, muhtemelen Çin'e, Vietnam'a ve diğer bazı Asya ülkelerine yatırım yapardım. Singapur bu durumda ilginç bir örnek. Fiyatlar Londra'dakinden daha düşük ama Asya'nın önemli şehirlerinden biri haline gelmeye çalışıyor. Çünkü egemenlikle yönetiliyor. Hong Kong egemenlikle yönetilmiyor.

 

İpek Cem: Bu söyleşi için size çok teşekkür ediyorum.

 

Marc Faber: Zevk duydum. Teşekkür ederim.

 

Görüşme metinleri, orjinal bir metinden değil, sesli ve görüntülü televizyon röportajından deşifre edilerek yazılı hale getirilmiştir. İpek Cem ve NTV, işitme hatalarından, tercüme veya ses kayıplarından doğabilecek olası yanlışları engellemek için maksimum özen göstermektedir. Buna rağmen, deşifre ve tercümeden kaynaklanan anlam farkları ve hatalara rastlanması mümkün olabilir.