3 Nisan 2009
Nicholas Negroponte

İpek Cem'in program konuğu bilişim sektörünün dünyadaki öncülerinden M.I.T. Üniversitesi Medya Laboratuarı kurucusu ve 'Her Çocuğa Bir Bilgisayar' kampanyasının yaratıcısı Nicholas Negroponte. Bu özel söyleşide Negroponte, Silicon Vadisi'nden Kamboçya'ya uzanan ilginç hayat hikayesini ve bilişim teknolojilerinin dünyayı nasıl değiştereceğini anlatıyor.

İpek Cem: "Her Çocuğa Bir Dizüstü Bilgisayar dağıtmayı amaçlayan kampanyanız gerçekten çok etkileyici. Anladığım kadarıyla 2005 yılından bu yana hayatınızın odak noktası haline geldi. Bize projenin son durumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

 

Nicholas Negroponte: "Her Çocuğa Bir Laptop" kampanyası hem bir hareket, hem de bir örgüt. Örgütle ilgili çalışmalarıma bundan dört yıl önce başladım ve bugüne dek dünyanın en uzak ülkelerinde yaşayan 6 ila 12 yaş aralığındaki 700 bin çocuğa dizüstü bilgisayar kazandırdık. 19 farklı dilin konuşulduğu, Afganistan, Ruwanda, Haiti ve Kamboçya gibi 31 ülkeye ulaştık. Bu imkânı sağladığımız çocuklar oldukça yoksul çocuklardı. Hâlihazırda 800 bin dizüstü bilgisayar da üretilip, sahiplerine gönderilme aşamasında. Böylece toplam 1.5 milyon laptop bağışlanmış olacak. Çocuklar bu bilgisayarları eğitim amaçlı kullanacak, çünkü kimi yerlerde okul bile yok. Afganistan'daki küçük kızlarımız da okula gidemiyor, bu nedenle dış dünyaya evlerinden bilgisayarlarıyla bağlanabliyorlar. Hedef kitlemiz geniş.

 

İpek Cem: Bahsettiğiniz yerler çok uzak ve yoksul bölgeler. İnternet bağlantılarını nasıl sağlıyorsunuz? Bu, proje için bir engel teşkil ediyor mu?

 

Nicholas Negroponte: İntertnete bağlantı için ekstra bir çaba gerekiyor. ancak sözünü ettiğimiz dizüstü bilgisayarlar, sırf bu proje için üretilmiş, farklı bilgisayarlardır. Her birinin birbiriyle bağlantısı var. Diyelim ki bir köye 100 adet ya da 1000 adet bilgisayar gönderdik. bu bilgisayarların hepsi otomatik olarak birbiriyle bağlantılı olacaktır. Böyle olduğu için de, içlerinden sadece bir tanesinin internete erişiminin sağlanmış olması yeterlidir. Eğer uzak bir köyde yaşıyorsanız, bir uydu anteni vasıtasıyla internete bağlanabilirsiniz. Bu sayede tüm bilgisayarlarda bağlantı sağlanır. diyelim ki uydu anteni için aylık 300 dolar ödenmek zorunda. bu o koşullar için çok fahiş bir rakam. Ama bunu köydeki 1000 çocuğa böldüğünüzde hane başı 30 sent'e denk gelir. Kısacası çocuklar ayda 30 sent'e haftanın 7 günü 24 saat bağlantı sağlayabilirler. normale kıyasla çok daha ekonomik.

 

İpek Cem: Dizüstü bilgisayar gelişmiş ülkeler için sıradan bir cihaza dönüştü. Tahminimce sizin bağışladığınız cihazlar gönderildikleri köylerin en üstün teknolojili aletleri haline geliyorlar. Yetişkinlerin dizüstü bilgisayarlara ilgisi ne yönde? Onlar da kullanmak için istekli mi? Çocukların ellerinden alıyorlar mı?

 

Nicholas Negroponte: Bu köylerdeki bilgisayar sahibi olan çocukların o toplum içindeki rolleri değişiyor. onlara birer "değişim temsilcisi" gözüyle bakılıyor. Aileler bilgisayarları çocuklarının elinden satmak için almıyor. zaten orada böyle bir pazar olmadığı için satmaları mümkün değil. satılsa bile, güvenlik donanımı nedeniyle bir tuğladan farksız hale gelir. Bu, herkesin kullanabileceği bir bilgisayar değil. Anne-babalar çok ilginç bir şey yapıyor ve çocuklarından bilgisayarı kendilerine de öğretmelerini istedi. Hatta okuma yazması yokken, 6-7 yaşlarındaki çocukları sayesinde okuma yazma öğrenen aileler var. Ailelerden aldığım yorumlar genelde, çocuklarının uyku saatini iple çektikleri, böylece bilgisayar başına kendilerinin geçtiği yönünde. aksi bir durum söz konusu değil.

 

İpek Cem: Bu proje, bu çok fakir ülkelerde nasıl hayata geçiyor? Az önce sizin de söylediğiniz gibi, bu ülkelerde okuma yazma oranı oldukça düşük ve kimi çocukların sahip olduğu tek eğitim aracı, bu bilgisayar. Okuma yazma bilmeyen bir çocuk, bilgisayarı nasıl kullanacak?

 

Nicholas Negroponte: Okuma yazma bilmeden de bilgisayar kullanabilirsiniz. Bu çok önemli bir şey. Okuması yazması olmayan 5 yaşındaki çocuklar, bilgisayarı çok verimli ve hızlı bir şekilde kullanabiliyor. Bu, okuma ve yazmayı öğrenmelerinin farklı bir yolu haline geliyor. Bilgisayarda her gün bir şeyler yazarak, yazmayı öğrenmeniz mümkün. Bir süre sonra okuma ve yazma kendiliğinden gelişmeye başlayacaktır. Size bir örnek vereyim. Kamboçyalı okuma yazma bilmeyen bir çocuğumuz, bilgisayarını aldıktan bir ay sonra diğer çocuklarla İngilizce mesajlaşmaya başladı. Tabii shakespear İngilizcesi değil. Ancak cümle dizimi, isim ve fiillerin kullanımı gayet doğru olan bir İngilizce. Sürekli daha iyiye gider, çünkü okuma ve yazmayı öğrendikleri an, bunun ödülünü de alıyorlar.

 

İpek Cem: Bu çok heyecan verici. Sorularımdan birisi de farklı dillere adaptasyonla ilgiliydi. Çünkü her ülkenin alfabesi ve dili aynı değil. Bilgisayarların dilini, gönderileceği ülkede konuşulan dile göre nasıl programlıyorsunuz?

 

Nicholas Negroponte: Bilgisayarlar üretilirken hem yerel dilleri, hem de İngilizce'yi yüklüyoruz. kısacası klavyenin ana dili o ülkede konuşulan dil oluyor. Tuşların köşelerindeyse latin harfleriyle İngilizce alfabesi yazılı. Çünkü her aile, çocuğunun İngilizce öğrenmesini istiyor. Şimdilik 19 farklı dille uyumlu hale getirdik. Ama bu sayı daha da artacak. Piyasada bazı diller için üretilmiş bilgisayarları bulamazsınız. Örneğin Pakistan için Peştu, Etiyopya için Habeşistan diline uyumlu bilgisayarlar üretiyoruz. Oysa normalde böyle bir piyasa talebi yok, bu nedenle bu dilleri klavyelerde görmek mümkün değildi. Ama artık mümkün. Bu yaz Moğolistan'daydım. Orada bile cep telefonlarının üzerinde İngilizce yazılar yazıyor, Moğolca değil. bunun da sebebi, böyle bir pazarı kaldıracak kadar talebin ve kaynağın olmaması. Moğol halkı İngilizce sembolleri cep telefonlarından öğreniyorlar. Biz tam tersini yaptık. Kendi yerel dillerini yükledik.

 

İpek Cem: Bu iş için kolları sıvadığınızda, eminim aklınızda ulaşmayı hedeflediğiniz bir kullanıcı sayısı vardı. Bugün piyasada internet erişimi sağlayan pekçok netbook ve giderek küçülen dizüstü bilgisayarlar görüyoruz. Sizin projeniz kâr amacı gütmeyen bir proje. Bu farkı biliyoruz. Yine de bu gelişmeler projenizi nasıl etkiliyor?

 

Nicholas Negroponte: İlk yılda 3 ila 5 milyon adet dizüstü bilgisayar üretmeyi hedeflemiştim. Ancak 1.5 milyon tane üretebildik. Bu bir yandan bir hayal kırıklığı olsa da, diğer yandan müthiş bir rakam. Yani bir yıl öncesine kadar elimizde hiç bilgisayar olmadığını düşünürsek. Önemli olan, "Her Çocuğa Bir Laptop" projesinin benimsenmiş olması.

 

İpek Cem: Bu tür projelerde devletlerin de etkin rol oynaması gerektiği kanısındayım. Özellikle de biraz önce saydığınız ülkeler söz konusu olduğunda. Projenizi gerçekleştirmenizde develtlerin rolü ne oluyor?

 

Nicholas Negroponte: Hükümetlerin işin içinde olması ve her çocuğa dizüstü dizüstü bilgisayar misyonunu desteklemesi şart. Biz basit bir yol izliyoruz. Önce devlet başkanlarıyla görüşüyoruz. çünkü onlar projeye sıcak bakmazsa, proje baştan biter. Bürokrasiyi takip edip, öğretmenler sendikası gibi kurumlara ya da bakanlara gitmek yerine, devlet başkanının bize liderlik etmesini tercih ediyoruz. Çünkü bizim amacımız, tüm ülkeye ulaşabilmek. Uruguay, Peru ve Ruanda gibi birbirinden farklı üç ülkenin de devlet başkanı, bize canla başla destek verdi. Uruguay Devlet Başkan'ı, "Her Çocuğa Bir Laptop" kampanyasıyla tarihe geçmek ve bu şekilde anılmak istediğini söylemişti. Bugünkü manzaraysa aynen şöyle: Artık Uruguay'daki her çocuğun bir dizüstü bilgisayarı var. Ya da en kısa zamanda olacak. Bugün Uruguay'a gittiğinizde her küçük çocuğun elinde bir laptop görürsünüz.

 

İpek Cem: İnanılmaz.

 

Nicholas Negroponte: Esas inanılmaz olan, bu projenin tüm ülkede yarattığı değişim. Bugün o ülkede sadece 450 bin çocuk yaşıyor. Ama hepsinin de elinde bir dizüstü bilgisayarı var. Aynı şeyi Peru'da, Başkan Garcia başardı. Hem de 2.2 milyon çocuk için. Ruanda Devlet Başkanı Kagame aynı projeyi 2.3 ya da 2.4 milyon çocuk için destekledi. Bizim konuya yaklaşımımız bu. Her çocuğun bir tane bilgisayar sahibi olması gerektiğini düşünüyoruz. Bunu da devlet başkanları aracılığıyla başarıyoruz.

 

İpek Cem: Bugün Çin ve Hindistan gibi ülkelerin rolü oldukça artmış durumda. Siyasi ve ekonomik güç olarak ön plana çıkıyorlar. Bu ülkelerin teknolojik yeniliklere olan etkisi nedir? Bu ülkelerde kullanılmak üzere teknolojide bir takım uyarlamalara gidiliyor mu? Bu pazarlar için özel inovasyon ve üretim yapılıyor mu?

 

Nicholas Negroponte: Çin ve Hindistan çok farklı ülkeler. Ama buna rağmen büyük bir ortak noktaları var. İkisi de çok büyük ülkeler ve bu nedenle ikisinin de iç pazarıyla ihracat pazarı birbirine benziyor. İç pazar söz konusu olduğunda Çin daha rahat. Onun dışında birbirlerine hiç benzemeyen iki ülke. Bence Hindistan teknolojik yenilikler açısından biraz fazla abartılıyor. Hindistan'da teknoloji ihrac eden çok az sayıda insan var ve yaptıkları o kadar da "yeni" değil. Hintlilerin gerçekten yenilikçi olanları genelde ülke dışında yaşıyor. Bundan 10, 20, 30 yıl önce ülkelerini terk eden hintliler artık geri dönmeye başladı. Ancak genellikle, Yenilikçi ve yaratıcı bir toplum olmanın kuralı, gelişimin basamaklarını kendi kendine tırmanmaktır. Gelişmekte olan bir ülkenin yaratıcı olması pek muhtemel değildir. Çünkü üretmek için kurallara uymak, daha disiplinli ve daha senkronize olmak gerekir. Yeterince gelişildiği zaman, çelişki ve çeşitliliği de kaldırabilecek duruma gelir. Singapur, bunun çok güzel bir örneği. Singapur'un ilk başbakanı Lee Kuan Yew, Singapurluların yaratıcı bir millet olmalarını istediğini söyleyecektir. Ancak yoksulluğun önüne geçmelerine rağmen, yaratıcılık devreye girmedi. Çünkü önemli olan disiplindi. Çin, bu anlamda Hindistan'dan çok daha disiplinli bir kültüre sahip. En azından tek bir alfabeye sahip. Farklı diller konuşulsa da tek bir alfabesi var. Bu "aynılık", gelişmeleri son derece hızlandıran bir özelliktir. Bu sayede bugün yurt dışı yatırımları ve kişi başına düşen milli gelirleri 10 kat artmış durumda. Çin'de Hindistan'a nazaran çok daha ileri seviyede teknolojiyle karşılaşırsınız. Ama tabii bu iki ülke çok önemli ülkeler. Dünya üzerindeki çocukların % 50'si bu iki ülkede yaşıyor.

 

İpek Cem: İnanılmaz bir oran. Türkiye, bahsettiğiniz bu ülkeler liginde olmasa da, hâlâ gelişmekte olan bir ülke ve tabii biz de yoksulluk mağduruyuz. Her çocuğa bir laptop kampanyanız, Türkiye'nin profilindeki bir ülke için de uygun mu?

 

Nicholas Negroponte: Bu kampanya Türkiye'de harika çalışır. Çünkü Türkiye hem bu alanda oldukça gelişmiş, hem de toplumsal dokusu müsait bir ülke. Teknolojiye ileri seviyede ilgisi olan bir ülke. Türkiye bu anlamda Brezilya, Uruguay ya da Tayland gibi, yoksul olmayan, gelişmekte olan ülkeler arasında sayılabilir. Kesinlikle uygun bir profile sahip olduğunu söyleyebiliriz. Harika olurdu.

 

İpek Cem: Irak'ta "bilgisayarlanma"ya karşı bir ilgi olduğunu söylemek mümkün mü?

 

Nicholas Negroponte: Irak ve Afganistan, ilginin çok yoğun olduğu iki ülke diyebilirim. Irak, potansiyel anlamda büyük olanaklara sahip. bunun sebeplerinden biri de petrolden kazanç sağlıyor olması. Ancak eğitim alanında mutlaka bir şeyler yapılması gerekiyor. Çünkü yeterli sayıda öğretmen ve okula sahip değil. Afganistan'sa maddi olanaklar konusunda dışa bağımlı bir ülke. burada durum daha da vahim, çünkü Afganistan'daki öğretmenlerin % 25'i okuma yazma bilmiyor. İstatistikler gerçekten hayret verici. Kızların % 75'i okula gitmiyor. Genel olarak çocukların % 50'si okula gitmiyor. Öğretmenlerin % 25'iyse, ders anlatmak için girdiği sınıftaki öğrencilerinden sadece bir sınıf fazla okumuş. Yani, diyelim ki bir öğretmen 4. sınıflara giriyor. kendisiyse 5. sınıfta okulu bırakmış. Tüm bu sistemin değiştirilmesi lazım. Bu da oldukça uzun zaman alacak. Dizüstü bilgisayar projesiyse, çocuklar için bir nevi destek demek. Bu eğitim yoksunu sistemde okuyan çocukları dengeleyen bir unsur.

 

İpek Cem: Çocuklar bu proje sayesinde bir anlamda özel kişi adeta "yıldız" haline geliyorlar. böyle zor koşullar altında yaşayan bir çocuğa bir anda bir hediye, bir dizüstü bilgisayar veriliyor. Bu, çocuklarda nasıl bir psikolojik etki yaratıyor? Çocukların ne tür değişimler geçirdiklerini gözlemleme fırsatınız oldu mu?

 

Nicholas Negroponte: Evet. çok büyük değişimler yaşadılar. Çocuklarda gözlediğimiz ilk değişim, kendilerine duydukları saygının artması oldu. Gelişmiş ülkelerde pek çok çocuk, ailesine cep telefonunu ya da dizüstü bilgisayarı nasıl kullanacağını öğretebiliyor. Teknolojiyle en haşır neşir olanımız bile, çocuklarına danışıyor. Bu da "aile-çocuk" ilişkisini değiştiriyor. Benim kendi çocuğumla olan ilişkim, bir zamanlar ailemle kurduğum ilişkiden çok daha farklı. Çünkü ben çocuğumdan bir şeyler öğreniyorum, ona soru soruyorum. kısacası çocukların özgüvenleri artıyor. Aile-çocuk ilişkisini zedelemiyor, aksine iyileştiriyor. Değiştiriyor, ama iyi yönde. Aynısının öğretmen-öğrenci ilişkisinde de yaşandığını düşünüyoruz. Konuştuğumuz pek çok kişi bize, "öğretmenler sendikası bunu desteklemez. Öğretmenler karşı çıkacaktır. Onlar güçlerini kaybetmek istemeyecektir. Bir öğretmen asla öğrencisinin ondan çok şey bilmesini istemez." diyor. Bunların hiç biri doğru değil. Öğretmenlerin kendilerine olan güveninin gelişmesi lazım. Çünkü bir zaman sonra en çok destek verenler onlar oluyor. Uruguay'da tanıştığım 30 yıllık bir öğretmen, çalıştığı okula dizüstü bilgisayar geleceğini duymuş. Derhal ülkesindeki sosyal güvenlik kurumuna gitmiş ve erken emeklilik istediğini söylemiş. Onlar da "bir ay sonra gel, o zaman emekli olabilirsin." demişler. O bir ay içinde bilgisayarlar, çalıştığı okula gelmiş ve kendisi de öğretmenleri olarak öğrencilerine bilgisayarları kutularından çıkarmalarına, işler hale getrimelerine yardım etmiş. Bizim bilgisayarla tanıştıktan iki gün sonraysa, geç emekli olmak istediğini bildirmiş. Çünkü sınıfın enerjisindeki değişimi o da gözlemlemiş. Öğrencilerin ruhsal durumları değişmiş, ödevlerini canla başla yapmaya başlamışlar. Aileleriyle olan ilişkileri düzelmiş, disiplin sorunları azalmış. Öğrencilerinde gözlemlediği gelişmeler bunlar olmuş.

 

İpek Cem: Siz dijital dünyanın öncülerinden birisiniz. 1995'de yayınlanan "Being Digital" adlı kitabınız, bilişim çağının adeta kutsal kitabıydı. Geçmişe döndüğümüzde, dünyanın en büyük yenilikçi merkezlerinden biri olan MIT Media Lab'in hem kurucusu, hem de başkanı olduğunuzu görüyoruz. Helen de bilgi ve teknoloji çağının gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Nicholas Negroponte: Dijital çağ, oldukça hızlı ilerliyor. Hatta zaman bile, yeniliklerin hızına yetişemiyor. Bu, 4 litre benzinle 80 kilometre yol giden arabayı, önce 500 kilometreye, sonra da 5 bin kilometreye çıkarmaya benzemiyor. Dijital dünyada yaşanan gelişmeler böyle değildir. Bu alandaki gelişmeler dünyanın her yerinde, aynı anda çıkıyor. Hem dünyaya, hem de insanların hayatlarına yayılıyor. Bugün evinde birden çok bilgisayarı olan pek çok insan var. Farkında olmadığımız ve bilgisayar teknolojisiyle çalışan çok cihaz var. Yine de bilgisayar teknolojisi genel anlamda çok gelişti. Bu değişim oldukça etkileyici. Şahsi kanaatimce son 10 yılda hayal kırıklığı yaşanmasının nedeni, teknolojinin insanlara hâlâ karmaşık geliyor olmasıdır. Çocuklar bu karmaşıklığı umursamıyor. Aksine, meydan okuyup, hepsini oyun oynar gibi çözüyorlar. Ancak bizim neslimiz, teknolojiyi hâlâ güvenilmez buluyor. Yanlışlıkla bir tuşa basıyorlar ve her şey siliniveriyor. Bu nedenle hepimiz biraz hayal kırıklığına uğradık. Gerek cep telefonları, gerekse dizüstü bilgisayarlar fazla karmaşık, bu da, açıkça konuşmak gerekirse, pek hoşumuza gitmiyor. Bir sabah uyanıyoruz. Evimizdeki aletler gayet iyi çalışıyor. Ama düğmesini kapatıp, tekrar açtığınızda, bir de bakıyorsunuz ki bozulmuş. İşin bu kısmı insanlar için biraz umut kırıcı ve iyileştirilmesi gerekiyor.

 

İpek Cem: 2003 yılında dünyanın önde gelen inovasyon merkezi "MIT Media Lab"i ziyaret etme fırsatı bulmuştum. O zamanlar cep telefonu teknolojileri üzerinde çalışan bazı araştırmacılarla konuşmuştum. Bu gerçekten insan zekâsını aşan bir iş. Bundan 10-15 yıl önce hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, ama bugün "MIT Media Lab" sayesinde hayatlarımızın vazgeçilmezleri arasına girmiş olan teknolojilerden söz edebilir misiniz?

 

Nicholas Negroponte: Geçmişe dönüp baktığınızda, 1980'li ve 90'lı yıllarda Media Lab'in elinden çıkmış olan pek çok şey görmeniz mümkün. Mesela dijital video sıkıştırma yöntemlerinin temeli Media Lab'de atılmıştır. Bugün "jpeg" ve "mpeg" olarak bildiğimiz dosya türleri için yapılan çalışmalara ilk kez orada başlandı. Sizin ziyarete geldiğiniz zamanlarda üzerinde çalıştığımız bir başka konu da "elektronik mürekkep" teknolojisidir. Oradayken gördünüz mü bilmiyorum ama, artık böyle elektronik kitaplar var. Mesela Amazon, "Kindle" adında bir tane üretti. Sony de öyle. Diğerleri de zamanı gelince üretecek. Bunlar çok önemli gelişmeler. Özellikle de kağıttan bir sayfa gibi yansıtıcı özelliğe sahip olduğunda çok az enerjiyle çok büyük farklar yaratabilen ekranlar bunlar. 100 Watt'lık ampullerin bilgisayar ekranınızı aydınlattığını düşünün. Bir süre sonra ekrana bakmaktan gözleriniz ağrıyacaktır. Oysa yansıtıcılı ekran, çok ilginç bir değişim olmakla birlikte, hızla eski teknolojiyi yakalamaya başladı.

 

İpek Cem: Cep telefonları demişken, son zamanlarda dizüstü ya da masa üstü bilgisayarların sunduğu işlevleri aşmaya başladılar sanki. Artık sürekli cep telefonuyla vakit geçiren pek çok insan görüyoruz. Cep telefonlarının akıbetini nasıl görüyorsunuz?

 

Nicholas Negroponte: Cep telefonları sürekli bağlantıda olmanız demektir. Zamanımızın çoğunu hareket halinde geçirdiğimizden cep telefonu çok faydalı. Üstelik çok da küçükler. Akıl almaz bir şekilde tüm dünyaya yayılan bağlantı özelliğini, dilediğimiz metin, ses ve görüntüyü elde edebilme özelliğini bu küçük aletlerde bulabiliyoruz. Dizüstü bilgisayar ve elektronik kitap teknolojileriyse, daha çok okumaya yönelik teknolojilerdir. Cep telefonunuzdan kitap okumak istemezsiniz. Bu anlamda cep telefonları kontrolü ele geçiremez, sadece paralel bir seçenek sunar. Daima bu iki alete de sahip olacaksınız. Bazıları cep telefonlarının dizüstü bilgisayarın yerine geçeceğini düşünüyor, ama bu mümkün değil. Bunlar birbirinden çok farklı iki olgu. İkisinin sunduğu okuma konforu farklı, görsel sistemleri farklı, ellerinizi kullanma biçimleriniz farklı. Kitapları da karşılaştırdığımızda bir atlasın boyutuyla, kitapların veya tarifelerin boyutlarının farklı olduğunu görürsünüz. Ekranın boyutu, kapsadığı okunabilir içeriği yansıtıyor, dolayısıyla.

 

İpek Cem: Bilginin dijitalleşmesini iyi bir şey olarak algılıyoruz. Örneğin kamusal alanda, e-devlet uygulamaları ön plana çıkıyor. Böylece devlet uzun dönemde masraf kısıyor ve yapılan hataları sıfıra indirgiyor. Başka açıdan bakıldığında bu, dijitalleşme bir bilgi toplama yolu da olabilir. Halkla ilgili bir takım bilgilerin toplandığı bir ortam. Hatta bu yüzden Facebook gibi popüler uygulamalar da suçlanıyor. Teknolojinin etik kullanımı nasıl sağlanabilir?

 

Nicholas Negroponte: Bilgilerin etik ve uygun olarak kullanıldığını garantilemenin en iyi yolu, bunu bilgilerini giren insana açmaktır. Bu bir başka deyişle, "ben bilgilerimi görüntüleyebildiğim sürece, dilediğim zaman silebilirim de" demektir. Bu konuda yapılabilecek pek çok şey var. İnternet ortamındaki güvenlikle ilgili daima bir takım tartışmalar olmuştur. Bu ortamda tek kişi mi olmak iyidir, yoksa grup mu gibi. Bu konular tartışılmaya devam edilecek. İki tarafı da savunan insanlar çıkacaktır. Sağ mı sol mu, liberal mi muhafazakar mı, Hrıstiyan mı Müslüman mı konularında olduğu gibi. Demek istediğim güvenlikle ilgili bu gri bölge, sonsuza kadar tartışılacak. İnsanların bu konuyu tartışması iyi bir şey. Herkes veri toplama konusunda yeterince bilgilendiğinde, katılıp katılmamak arasında bir seçim yapabilir.

 

İpek Cem: Biraz da girişimci ruhunuzdan bahsetmek isterim. "Wired" dergisinin kurucu ortağısınız. Bu dergi artık bir kült haline geldi ve bugün hâlâ yayınlanmaya devam ediyor. Hatta Wired'da yıllar boyu çok takip edilen bir köşeniz de vardı. Ayrıca Skype gibi bazı teknoloji şirketlerine de yatırım yaptınız. Bu yatrıımcı kimliğiniz diğer rollerinizle nasıl örtüştü?

 

Nicholas Negroponte: 20 yıl boyunca MIT Media Laboratuvarının başkanlığını yürüttüm. Bu sayede bir bakıma laboratuvardaki tüm uygulamaların risk sermayedarıydım. Bu sayede fikir üretimini ve ürüne dönüşmesini gözlemliyordum. Çünkü Media Lab dünyanın dev şirketleri tarafından desteklenmekteydi. Ve burada çalışan herkesin iddialı fikirleri vardı. Ancak yeni şirketlerin kurulma safhasında gereken girişim ve gelişim basamaklarını anlamak istiyordum. Yatırımlarım bana bu anlayışı getirdi. Ancak kimse benim yatırım yaptığım yerlere parasını koymasın, çünkü kaybeden hep ben oldum. Yine de beni çok heyecanlandırıyor. 50'den fazla şirkete yatırım yaptım. Dediğim gibi çoğunda para kaybettim, ama benim için çok öğretici oldu. Bu sayede hayatımın başka hiçbir evresinde öğrenemeyeceğim bir sürü şey öğrenmiş oldum.

 

İpek Cem: "Her Çocuğa Bir Laptop" kampanyanızdan ben şunu anlıyorum. Yoksulluk ve eğitimsizlik karşıtı bir vizyonunuz var. Bunlar çok köklü sorunlar. Bu alanlarda ne denli başarılı olabilir?

 

Nicholas Negroponte: İster çevreyle ilgili, ister dünya barışıyla ilgili, isterse de yoksullukla ilgili sorunlar olsun, dünyanın hangi büyük sorununa bakarsak bakalım, karşımıza eğitim çıkıyor. Gerçek şu ki, bunun tek bir çözümü yok. Daima birkaç çözüm birden üretmek gerekiyor. Bu nedenle odaklandığımız nokta, çocukların küçük yaşlardan itibaren eğitim alması. Yani "ilköğretim". Bunu ve çocukların öğrenmek için heveslenmesini sağlamazsak olmaz. Küçük yaştaki çocuklar, gözlerini size dikip, büyük bir iştahla sizi dinleyecektir. Başta tıpkı bir sünger gibi duydukları ve gördükleri her şeyi kaparlar. Ancak üçüncü ve dördüncü sınıfa geldiklerinde "ders bitse de gitsek" diye düşünürler. Öğrenme tutkularını kaybetmeye başlarlar. Biz bu proje sayesinde ısrarlı bir tavır takınmış oluyoruz. Çocukların evlerine dizüstü bilgisayar sokmalarını istemeyen ülkelerle işbirliği yapmıyoruz. Çocuklar bu bilgisayarlar sayesinde çok sevdiği konuları takip edebiliyor. Müzik, film ve arkadaşlarla sohbet etmek gibi. Böylece bir zaman sonra hem hayatları, hem de okulları sıkıcı gelmemeye başlayacaktır. İşin özü bu.

 

İpek Cem: Ürettiğiniz bu çocuklara yönelik bilgisayarlar çok şirin. Kulakları var ve rengârenkler. Kullanım konusunda çocuklar nasıl bilinçleniyor? Bilgisayarına sert davranan çocuklar oluyor mu?

 

Nicholas Negroponte: Hiç fark etmez, çünkü bütün bilgisayarlar kurşun geçirmez özellikte tasarlandı. Hatta isterseniz, bir tanesini fırlatabiliriz. Gördüğünüz gibi yere atınca bile bir şey olmuyor. Çünkü bazen çocuklar bununla oyuncak gibi oynayabiliyor. Ayrıca yazıları güneşin altında bile okunabilir. Kısacası bizim dizüstü bilgisayarlarımızdan çok daha iyi özelliklere sahip, çocuklara göre tasarlandı.

 

İpek Cem: Bu serinin adı XO. Bu ilk versiyon, değil mi? Fiyatı da yaklaşık 170 dolar, sanırım.

 

Nicholas Negroponte: O civarlarda evet.

 

İpek Cem: Fiyatları daha da aşağı çekmeyi düşünüyorsunuz.

 

Nicholas Negroponte: 100 doların altına indirmeyi düşünüyoruz.

 

İpek Cem: Peki o daha düşük kapasiteli bir model mi olacak, yoksa yine bununla aynı özelliklere mi sahip olacak?

 

Nicholas Negroponte: Aynı kapasiteye sahip olacak, ama fiyatı çok daha ucuzlayacak. Elektronik eşyaların fiyatları her 18 ayda bir, % 50 oranında düşer. Fiyatın sabit tutulması için, bu cihazlara sürekli yeni özellikler yüklenir. Bizse cihazın özelliklerini sabitleyip, fiyatını düşüreceğiz.

 

İpek Cem: Bu samimi röportaj için çok teşekkür ederim.

 

Nicholas Negroponte: Ben teşekkür ederim.

 

Görüşme metinleri, orjinal bir metinden değil, sesli ve görüntülü televizyon röportajından deşifre edilerek yazılı hale getirilmiştir. İpek Cem ve NTV, işitme hatalarından, tercüme veya ses kayıplarından doğabilecek olası yanlışları engellemek için maksimum özen göstermektedir. Buna rağmen, deşifre ve tercümeden kaynaklanan anlam farkları ve hatalara rastlanması mümkün olabilir.